Mavi Mühürlü Yalnızlık: Altı Seferlik Bir Sessizlik
Lodosun kestiği biletler ve kıyıda kalan hayatlar üzerine bir kış muhasebesi.
Marmara’nın hırçın bir lodosla kabardığı her sabah, aslında tabiatın bize “dur” dediği o nadir ve sarsıcı anlardan biridir. Modern dünyanın o bitmek bilmeyen acelesi, devasa çarkları ve “ne olursa olsun yetişmeliyim” diyen hırsı, denizin o köpüklü öfkesine çarptığında camdan bir kule gibi tuzla buz olur.
Bugün Sözcü’de okuduğum o kısa, yalın ama bir o kadar da ağır haberde yazıyordu: “6 deniz seferi iptal edildi.” Sadece dört kelime. Oysa bu dört kelimenin arkasında kaç bin insanın yarım kalan cümlesi, kaç bin kalbin bekleyişi ve kaç bin hayalin kıyıya vuran enkazı var, kimse sormuyor.
İstanbul’da vapurun kalkmaması, sadece bir ulaşım aksaması değildir; bu şehrin ruhunun askıya alınmasıdır. İskeledeki o elektronik panoda kırmızı harflerle yazan “İPTAL” kelimesi, bir nevi mavi mühürdür hayatlarımızın üzerine vurulan. O an zaman akar ama biz dururuz.
Lodos, Boğaz’ın o şımarık ve sert çocuğu, yine sahneye çıktı. Denizin rengini kurşuniye çevirdi, martıları bile rotasından saptırdı. Beşiktaş’ta, Kadıköy’de ya da vapur beklenen o herhangi bir iskelede, elleri ceplerinde denize bakan o kalabalığın yüzündeki ifadeye hiç dikkat ettiniz mi? O ifade, sadece işe geç kalmanın telaşı değildir. O, doğa karşısındaki çaresizliğimizin en çıplak halidir.
Bugün o iskelelerden birinde, rüzgârın insanın yüzünü bir tokat gibi çarptığı o gri saatlerde, bir sahneye tanık oldum ki; tüm o ulaşım raporlarını, teknik arızaları ve hava durumu tahminlerini unutturdu bana.
Yetmiş yaşlarında, sırtı hafifçe bükülmüş bir adam, elinde bir buket taze nergisle iskelenin kapalı kapısına bakıyordu. Görevli memur, seferlerin iptal olduğunu, lodosun geçit vermediğini anlatmaya çalışıyordu sabırla. Adam ise sadece bakıyordu. Önce denize, sonra elindeki nergislere.
Yanına yaklaştığımda kendi kendine mırıldandığını duydum: “Yirmi yıldır hiç geç kalmamıştım.” Şaşırdım. Bir randevusu mu vardı? Bir dostu mu bekliyordu?
Merakıma yenik düşüp sorduğumda, gözlerindeki o derin kederin lodosun dalgalarından daha büyük olduğunu gördüm. Karşı kıyıdaki mezarlıkta yatan eşinin yirminci ölüm yıldönümüymüş bugün. Her yıl tam saatinde, elinde nergislerle orada olurmuş. “Deniz bugün bizi ayırdı evlat,” dedi sesi titreyerek. “Oysa o denizi ne çok severdi.”
İşte o an anladım; o iptal edilen altı sefer, sadece gemilerin limanda kalması değildi. O yaşlı adamın yirmi yıllık sadakatinin, bir dalga kıranın ardında hapsolmasıydı. Şehrin bütün o keşmekeşi, gürültüsü ve trafiği bir anda sustu zihnimde. Sadece o nergislerin kokusu ve lodosun uğultusu kaldı.
Biz bu şehirde denizi bir yol sanıyoruz. Üzerinden geçip gittiğimiz, bizi bir yakadan diğerine taşıyan bir asfalt parçası gibi görüyoruz onu. Ama deniz, asfalt değildir. Deniz, hafızadır. Deniz, bazen kavuşmaları engelleyen bir duvar, bazen de özlemi büyüten bir boşluktur.
Altı seferin iptal edilmesi demek, binlerce insanın o günkü kaderinin değişmesi demektir. Belki bir iş görüşmesi kaçtı, belki bir hasta randevusuna yetişemedi, belki de bir aşık, beklediği o cevabı alamadı kıyıda kaldığı için. Ama en acısı, o nergislerin bir mezar taşına dokunamadan solacak olmasıydı belki de.
Doğa bize her fırsatta hatırlatıyor: Sizin planlarınız, benim rüzgârım kadardır. Sizin teknolojiniz, benim bir dalgamla susar. Biz ise bu gerçeği her seferinde unutup, bir sonraki vapurun kalkacağı anı bekleyen sabırsız çocuklar gibi iskelelerde volta atıyoruz.
Bugün İstanbul’da deniz küstü, rüzgâr konuştu. Biz sustuk. O altı seferin yolcuları şimdi karadan, egzoz dumanlarının arasından, köprülerin o bitmek bilmeyen trafiğinden geçip gidecekler gidecekleri yere. Ama hiçbir yol, o vapurun güvertesinde rüzgâra karşı durmak kadar hür hissettirmeyecek onları.
Kıyıda kalanlara selam olsun. Bazen en büyük yolculuk, gidemediğin o iskelede denizi seyretmektir.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.