Soğuk Demir ve Yarım Kalan Tatlı
Bir ismin 'feci' bir habere dönüşme hızı üzerine bir ağıt.
Asfalta dökülen kanın rengi her zaman aynıdır ama gidenin bıraktığı boşluğun şekli her seferinde değişir.
Bir anlık metal gürültüsü, ardından gelen o sağır edici sessizlik ve bir hayatın, bir ismin, bir geleceğin sadece birkaç kelimelik habere sığdırılması. Beyza henüz yirmi iki yaşındaydı. Yirmi iki yıllık bir hikaye, bir saniyelik bir direksiyon hakimiyeti kaybıyla o soğuk bariyere kurban gitti.
Sözcü gazetesindeki o başlığı gördüğümden beri zihnimde sadece bir kelime dönüp duruyor: “Feci”. Haber dilinde bu kelime, genellikle bedenin bütünlüğünü kaybettiği, tanınmaz hale geldiği kazalar için kullanılır. Biz okurlar için sadece bir sıfattır bu; ama o genç kızın ailesi için ömür boyu silinmeyecek bir kabusun adıdır.
Bariyerler bizi korumak için oradadır, değil mi? Yoldan çıkmayalım, uçuruma yuvarlanmayalım, hayata tutunalım diye oraya dikilirler. Ama bazen o koruyucu kalkanlar, en keskin giyotine dönüşüverir. Beyza’nın çarptığı o demir yığını, onu hayata bağlamak yerine hayatını elinden alan bir cellat oldu.
Bu ülkede trafik kazaları, doğal afetlerden daha fazla can alıyor ama biz bu ölümleri kanıksadık. Her sabah kahvaltımızı yaparken bir gencin daha “feci şekilde can verdiği” haberini okuyor, bir iç çekiyor ve işimize gidiyoruz. Oysa her kaza haberi, aslında toplumun ortak vicdanında açılmış yeni bir yaradır.
Olay yerine ulaşan itfaiye ekiplerinin ve sağlık görevlilerinin o an neler hissettiğini düşündünüz mü hiç? Metal yığınını keserken, bir insanın son nefesini verdiği o daracık alanda neyle karşılaştıklarını? İşte tam burada, o enkazın içinde kalbimi paramparça eden bir detay gizliydi.
Ekipler Beyza’nın cansız bedenini o sıkışmış araçtan çıkarmaya çalışırken, yan koltukta hala bozulmamış, özenle paketlenmiş bir kutu duruyordu. Kutunun içinde Beyza’nın o akşam annesiyle birlikte yemek için aldığı en sevdiği sütlü tatlı vardı. Üzerindeki etikette saati bile belliydi; kazadan sadece on beş dakika önce alınmıştı.
Beyza o tatlıyı eve götürecekti. Belki mutfakta çaylar demlenecek, günün yorgunluğu o küçük tatlı kaçamağıyla atılacaktı. Annesine gününün nasıl geçtiğini anlatacak, belki hafta sonu planlarından bahsedecekti. O paket, sadece bir tatlı kutusu değil, eve dönme niyetinin, yaşama arzusunun, sevginin somut bir kanıtıydı.
Şimdi o kutu, bir polis merkezinin delil odasında ya da hurdaya dönmüş bir aracın içinde sahipsiz duruyor. Sahibi ise bir daha asla o çayı içemeyecek, o tatlıdan bir kaşık alamayacak. Bir hayatın bitişi bazen bu kadar küçük, bu kadar gündelik bir detayda gizlidir.
Bizler her gün o yollardan geçiyoruz. Altımızdaki makinelerin gücüne güveniyoruz, bariyerlerin bizi koruyacağına inanıyoruz. Ama unutuyoruz; hayat pamuk ipliğine değil, soğuk bir demir parçasına bağlı. Beyza’nın hikayesi, bize hızın ve dikkatsizliğin sadece bir araç hasarı olmadığını, sönüp giden ocaklar ve yarım kalan tatlılar olduğunu hatırlatmalı.
Olay yerinde çalan o telefonun ekranında “Annem arıyor” yazısını gören jandarmanın parmaklarındaki titremeyi hissedebiliyor musunuz? Ben hissediyorum. Ve o telefonun asla açılmayacak olması, bu dünyadaki en büyük adaletsizliklerden biri gibi geliyor bana.
Yol devam ediyor. Asfalt temizleniyor, bariyerler onarılıyor, trafik akışı normale dönüyor. Ama bir evde o çay demlenmiş bekliyor ve o kapı bir daha asla Beyza’nın anahtarıyla açılmayacak. Bir isim daha “feci” bir istatistiğin parçası olup tozlu arşivlere kalkıyor.
Güle güle Beyza. Yarım kalan her şey için, en çok da o hiç yenmeyecek tatlı için çok üzgünüm.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.