Sarı Kodun Gölgesinde Kırılan Şemsiyeler
Gökyüzü hırçınlaşırken, sadece pencereleri değil ruhun kapılarını da sıkıca kapatmalı mı?
Gökyüzü bugün, yenilmiş bir boksörün gözaltı morluklarını andıran o tekinsiz, kirli mor renge büründü. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün sekiz il için yayınladığı o 'sarı kod' uyarısı, sadece haritadaki şehirleri değil, hepimizin içindeki o bitmek bilmeyen teyakkuz halini de boyadı. Sarı, aslında kararsızlığın ve eşikte beklemenin rengidir; ne kırmızının o net 'dur' ihtarıdır, ne de yeşilin ferahlatıcı geçit hakkı. Bir fırtınanın kapıda olduğunu bilip, içeri ne zaman dalacağından emin olamama halidir bu.
Sekiz şehirde bugün hayat, rüzgârın ıslığıyla ritim tutacak. Yağmur bardaktan boşalırcasına değil, sanki gökyüzü yeryüzünden bir intikam alırcasına inecek asfaltın üzerine. Biz ise her zamanki gibi, vapur seferlerinin iptaline hayıflanıp, ıslanan ayakkabılarımızın, bozulan saçlarımızın derdine düşeceğiz. Oysa fırtına sadece bir meteorolojik olay değildir; o, şehrin tüm makyajını tek bir hamlede silen devasa, hoyrat bir silgidir. Tozu toprağı süpürürken, aslında altındaki o çıplak ve savunmasız gerçeği bırakır önümüze: Altyapının yetersizliğini, planlamanın kofluğunu ve insanın doğa karşısındaki o çocuksu, kibirli çaresizliğini.
Sarı alarm verildiğinde, şehirde bir telaş başlar ki sormayın. Esnaf dükkanın önündeki tabureleri içeri çeker, belediye işçileri mazgalların başında nöbete durur, emekliler cam kenarında bulutların hareketinden fal tutar. Ama asıl fırtına, o pencerelerin ardında, sıcak evlerinde oturup dışarıdaki kaosu izleyenlerin ruhunda kopuyor aslında. Çünkü biliyoruz ki, doğa bize her seferinde bir mesaj veriyor ve biz bu mesajı ısrarla 'spam' kutusuna atıyoruz. Betonun içine hapsettiğimiz nehirlerin, üzerine gökdelenler diktiğimiz rüzgâr koridorlarının öfkesidir bu sarı kod.
Geçen yılki büyük fırtınada, Kadıköy rıhtımında tanık olduğum o anı hiç unutamıyorum. Herkes saçakların altına sığınmış, telefonlarından yağmurun şiddetini videoya çekip sosyal medyada 'hikâye' paylaşma derdindeydi. O hengamenin ortasında, eski, yamalı bir hırka giymiş yaşlı bir adam gördüm. Herkes kaçarken o, dizlerine kadar gelen suyun içinde duruyordu. Hırkasının altına gizlediği yavru bir kediyi ıslanmasın diye göğsüne bastırmış, dünyanın sonu geliyormuşçasına yağan yağmura bakıp gülümsüyordu. O an anladım ki, fırtınadan korkmayanlar sadece kaybedecek bir şeyi kalmayanlar değil, koruyacak bir canı olanlardı. O adamın gözlerindeki o tuhaf ve sarsıcı huzur, hiçbir meteorolojik raporda yazmıyordu.
Bugün de o sekiz ilde şemsiyeler ters dönecek, tabelalar havada uçuşacak, belki yine bir yerlerde yollar nehre dönüşecek. 'Dikkatli olun' diyor yetkililer; çatılar uçabilir, ağaçlar devrilebilir. Peki ya devrilen hayallerimiz, uçup giden sükunetimiz için kim sarı kod verecek? Modern insanın en büyük trajedisi, gökyüzünden gelen her damlayı bir tehdit, her rüzgârı bir saldırı olarak görmesidir. Oysa toprak çatlamışsa, suç yağmurun değil, onu betonla boğan bizlerin değil mi?
Şimdi çayınızı tazeleyin ve camın kenarına geçin. Dışarıda kopacak olan o küçük kıyamet, belki de uzun zamandır ihtiyacımız olan o büyük temizliğin ta kendisidir. Kirli bir dünyada tertemiz kalmanın yolu, bazen o sağanakta sırılsıklam olmaktan, o rüzgârda savrulmaktan geçer. Sarı alarm sadece bir uyarı değil, aynı zamanda bir aynadır. O aynaya baktığınızda gördüğünüz şey sadece ıslanan bir şehir mi, yoksa fırtınanın ortasında bile bir kediyi ısıtabilecek kadar sıcak bir yürek mi? Bakalım bu fırtına dindiğinde, geriye kimlerden ne kalacak ve hangi maskeler rüzgârla birlikte uçup gidecek.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.