Sırların Yükü ve Boşluğun Bedeli
Karanlıkta kalmış ne varsa, gün ışığına çıkmaya zorlanır; bedeli ne olursa olsun.
Dün gece, şehrin üzerine çöken sessizlik, aslında binlerce itirafın uğultusuydu, sadece duymayı bilenler için. O uğultu, sırtına tonlarca yük almış bir adamın son nefesi gibiydi; artık taşıyamayacağını anladığı an, o yükün yere düşüş sesi.
Sırlar, tıpkı iyi niyetle gömülmüş zehirli atıklar gibidir; derine indikçe, toprağın her katmanını zehirler. Önce küçük bir sızıntı, sonra yayılan bir koku, en nihayetinde de yüzeye çıkan zehirli bir su birikintisi...
Örtbas etmek, sadece bir gerçeği gizlemek değil, aynı zamanda onun etrafına görünmez bir duvar örmektir. O duvarın her bir tuğlası, yeni bir yalan, yeni bir inkâr, yeni bir uykusuz gecedir. Bu süreçte sadece gerçeği değil, kendinizi de hapseder, kendi inşa ettiğiniz zindanın mahkûmu olursunuz.
Ama tarihin tozlu sayfalarına bakınca anlarız ki, hiçbir duvar sonsuza dek ayakta kalmaz. Zaman, en sağlam harçları bile ufalar, en kalın sıvaları bile çatlatır. Ve işte o çatlaklardan sızar gerçek, önce bir damla, sonra bir çağlayan gibi.
Peki ya itiraf? O, sadece bir suçun ya da hatanın kabulü müdür? Yoksa o duvarın en ağır tuğlasını kendi ellerinle söküp atmak, o karanlık mahzene bir nebze ışık sokmak mıdır? İtiraf, bir nevi ruhsal intihar, eski benliği öldürüp yeni bir başlangıca zoraki bir adımdır.
Asıl şaşırtıcı olan, itiraf edenin yüzündeki rahatlama değil, o itiraf anında gözlerinde beliren o tarifsiz boşluktur. Sanki yıllarca taşıdığı o yük, yalnızca kendisini değil, ruhunun bir parçasını da alıp götürmüştür. Yük hafiflerken, o parça da boşluğa düşer; geriye neyin kaldığını sorgulatan bir boşluk.
Bu boşluk, aslında bir yas halidir. Kaybettiğimiz şey, belki de sahte de olsa o 'kusursuz' imajımızdır, başkalarının bize biçtiği rol, kendimize giydirdiğimiz o sıkı kostümdür. İtiraf, o kostümü yırtıp atmak, çı
Derin Kaya
Stanford'da okudu, Silicon Valley'de staj yaptı, Türkiye'ye döndü. 'Burası daha ilginç' dedi.