Asfaltın Boğazındaki Düğüm
Üç TIR’ın metal yığınına dönüştüğü o noktada, sadece trafik değil, insanlık da duraklıyor.
Asfaltın üzerinde üç dev metal yığını birbirine sarıldığında, zaman sadece durmaz; aslında zaman o noktada can çekişmeye başlar. Bir anlık dalgınlık, bir saniyelik bir yorgunluk ve ardından gelen o sağır edici metal gürültüsü... Sonrası ise derin, uçsuz bucaksız bir sessizlik ve o meşhur 'kilometrelerce araç kuyruğu'.
Sözcü’nün geçtiği o kısa haberin satır aralarında, binlerce insanın ertelenen hayatları, soğuyan yemekleri ve kaçırılan vedaları gizli. Haberde sadece '3 TIR çarpıştı' yazıyor. Oysa o çarpışma, aslında modern dünyanın hız illüzyonunun duvara tosladığı andır.
Direksiyon başında bekleyen o binlerce insan, aslında modern dünyanın en büyük paradoksunu yaşıyor. Hız çağındayız diyoruz, her yere saniyeler içinde ulaşıyoruz diye övünüyoruz. Ama üç tane kamyonun birbirine girmesi, bizi saniyeler içinde Orta Çağ’ın hantallığına geri döndürüyor.
Otoyolun ortasında, klimalı metal kutularımızın içinde hapsolmuş durumdayız. Yan şeritteki adamın öfkeyle kornaya basması, aslında kendi acziyetine duyduğu bir isyan. Çünkü o an, altındaki yüz binlerce liralık makine, bir kağnı arabasından daha değersiz hale geliyor.
Kilometrelerce uzanan o kuyruk, sadece bir trafik yoğunluğu değil; modern insanın sabrının ve çaresizliğinin açık hava sergisidir. Herkes bir yerlere yetişme derdinde, herkesin acelesi var. Ama yol 'dur' dediğinde, o acele koca bir hiçliğe dönüşüyor.
Kazanın olduğu noktaya, o metal yığınlarının yanından yavaşça geçerken gördüğüm bir detay ise boğazımda bir düğüm oluşturdu. En öndeki TIR’ın parçalanmış kabininden dışarı fırlamış, tozlu asfaltın üzerinde rüzgarla hafifçe titreyen bir kağıt parçası vardı.
Üzerinde renkli kalemlerle yapılmış bir resim ve yamuk yumuk harflerle yazılmış bir not: 'Babacığım seni çok seviyorum, eve erken gel.' O notun sahibi olan çocuk, babasının o an bir metal yığınının içinde hayata tutunmaya çalıştığından habersiz, belki de kapının çalmasını bekliyor.
O an anlıyorsunuz ki, o kilometrelerce uzanan kuyrukta bekleyenlerin 'ne zaman açılır bu yol?' serzenişi, o kağıt parçasının yanındaki sessizliğin yanında ne kadar hafif kalıyor. Biz zamanımızı kaybettiğimiz için kızgınız, oysa birileri orada dünyasını kaybetmiş olabilir.
Bu kaza, sadece bir trafik haberi değil; bir durup düşünme ihbarıdır. Hızın, hırsın ve 'yetişme' telaşının bizi ne hale getirdiğinin kanıtıdır. Yollar eninde sonunda açılır, o metal yığınları vinçlerle kenara çekilir, asfalt temizlenir. Ama o kuyrukta beklerken kaybettiğimiz o 'insanlık' duygusunu geri kazanmak o kadar kolay olmuyor.
Birbirimizin yüzüne bakmadan, sadece önümüzdeki tampona odaklanarak yaşıyoruz. Yan şeritteki insanın ne hissettiğiyle ilgilenmiyoruz, sadece onun bizim önümüze geçip geçmeyeceğine bakıyoruz. Oysa o asfaltın üzerinde sadece araçlar değil, ortak kaderimiz de akıyor.
Belki de o kuyrukta beklerken, yan camdaki yabancıya bir selam vermek, hayatın sadece 'varmak' olmadığını hatırlatır bize. Çünkü en uzun yol, aslında insanın kendi içinden, o kaza mahallindeki o küçük kağıt parçasına kadar olan mesafedir.
Ve o mesafe, hiçbir zaman navigasyon cihazlarında veya trafik raporlarında yer almaz. Biz sadece 'yol açıldı' haberini bekleriz, oysa asıl kapanan yollar zihnimizdeki o empati koridorlarıdır. Bugün o yolda sadece üç TIR çarpışmadı; bizim 'her yere yetişiriz' kibrimiz de o asfaltın üzerine serildi.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.