Mavi Kartın Gölgesinde Kalan Vatan Sevgisi
Sekiz bin Euro, bir aidiyet duygusunu satın almaya ya da yok etmeye yeter mi?
Vatan sevgisinin tarifesi bugün itibarıyla sekiz bin küsur Euro’dan açılıyor, pazarlık payı yok. Eskiden 'vatan borcu' denince akla postal sesi, nöbet kulübesi ve şafak sayılan o uzun geceler gelirdi; şimdi ise sadece Swift kodları, banka komisyonları ve kur farkları geliyor.
Sözcü’nün haberini okurken boğazımda bir yumru oluştu: Sekiz bin Euro’yu çok bulan vatandaşlar, Türk vatandaşlığından çıkmak için konsolosluk kapılarında sıraya girmiş. Bir kimlik kartından vazgeçmek, bir neslin köklerini kendi elleriyle kurutması bu kadar kolay mı, yoksa biz mi bu bağları bu kadar incelettik?
Mesele sadece para değil, mesele 'aidiyetin maliyeti'. Bir gencin, belki de hiç yaşamadığı ama atalarının toprağı olduğu için kutsal saydığı bir ülkeye olan bağı, artık bir yıllık birikimine denk geliyorsa, o bağda çatlaklar oluşması kaçınılmazdır. Devlet, kendi evladına 'bedelini öde ya da git' dediğinde, evlat da 'gidiyorum' demeyi bir hayatta kalma stratejisi olarak görüyor.
Berlin’de, Paris’te ya da Amsterdam’da bir kafede oturan o genci hayal edin. Bir yanda dedesinin anlattığı, burnunda tüten memleket hikayeleri, diğer yanda masanın üzerinde duran sekiz bin Euro’luk fatura. O fatura sadece askerlik bedeli değil; o fatura, 'Bize ait olmak istiyorsan bedelini öde' diyen soğuk ve mekanik bir bürokrasinin sesi.
Şaşırdığım ve asıl canımı yakan nokta şu: Biz ne ara vatanla olan bağı bir 'abonelik sistemi'ne dönüştürdük? Ödemesini yapamadığın zaman üyeliğinin askıya alındığı, imtiyazlarının elinden alındığı bir dijital platform mu bu? Nüfus cüzdanı dediğin şey, bir aidiyet nişanı mı yoksa bir borç senedi mi?
Geçenlerde Frankfurt’tan bir okurum yazmıştı, oğlu vatandaşlıktan çıkma belgelerini imzalamak için konsolosluğa girdiğinde elleri titremiş. 'Baba,' demiş çocuk, 'ben Türkiye’yi seviyorum, her yaz oraya gelmek için gün sayıyorum ama bu para benim iki yıllık ev kiram. Ben bu parayı verirsem, Türkiye’ye gelecek yol param kalmıyor.' İşte o an, rasyonalitenin romantizmi nasıl boğduğunu görüyorsunuz.
O an anladım ki, biz sadece 'vatandaş' kaybetmiyoruz. Biz, o çocukların çocuklarına anlatacağı 'memleket' masallarını döviz bürolarında bozduruyoruz. Bir gencin cebindeki Mavi Kart, aslında onun kalbindeki kırıklığın resmi belgesidir artık.
Vatandaşlıktan çıkmak, sadece bir kağıt parçasını iade etmek değildir. O, bayram sabahlarını, çocukluk anılarını, o topraklarda gömülü ataların mirasını masada bırakıp kalkmaktır. Ama devlet, vatandaşını 'milli bir değer' yerine 'döviz kaynağı' olarak görmeye başladığında, vatandaş da kendini en uygun 'hizmet sağlayıcıyı' seçmekte özgür hisseder.
Sekiz bin Euro bugün birilerinin kasasına girecek, bütçe açıklarını belki bir nebze yamayacak. Ama o kasaya giren her kuruşun karşılığında, bir gencin zihnindeki Türkiye haritası biraz daha soluyor. Ve ne yazık ki, silinen o haritaları hiçbir döviz kuru, hiçbir ekonomik paket geri getiremiyor.
Biz bugün sadece Euro’yu değil, gelecekte bizi özleyecek olanları da kaybediyoruz. Kimlik kartlarını masaya bırakıp çıkan o insanların arkasından bakarken sormamız gereken tek bir soru var: Bir vatanın değeri, gerçekten kaç Euro eder?
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.