İki Tekerlek, Dört Köşe ve Bir Çığlık
Ankara’nın gri asfaltında, bir kaskın içindeki dünyadan geriye kalanlar.
Asfaltın tadı demirdir; paslı, soğuk ve acı bir demir. O an ne olduğunu anlamazsınız; sadece dünyanın aniden ters döndüğünü, gökyüzünün ayaklarınızın altına serildiğini ve o metalik gıcırtının beyninizin tam ortasında yankılandığını duyarsınız. Ankara’nın o meşhur gri bulvarlarından birinde, sıradan bir Salı günü, bir hafif ticari araçla bir motosikletin yolları kesiştiğinde, fizik kuralları asla adil davranmaz.
Hafif ticari araç... Şehrin görünmez, hantal devleri onlar. Her sokak başında, her hatalı parkta, her aceleci dönüşte karşınıza çıkarlar. İçinde ekmek taşıyor olabilirler, koli taşıyor olabilirler ya da sadece birinin 'çok mühim' acelesi vardır. Ancak karşılarında iki tekerlekli bir can olduğunda, o sac yığını bir anda zırhlı birliğe dönüşür. Motosikletli ise sadece bir kask ve bir monttan ibarettir; rüzgârla dost, betonla düşman, hızla mühürlü bir hayat.
Haber bültenlerine 'Ankara’da trafik kazası: 1 yaralı' diye düşer bu anlar. Sadece beş kelime, bir satır haber. Oysa o beş kelimenin altında, asfaltın üzerine dağılmış bir hayatın paramparça olmuş fragmanları yatar. Kırılan bir ayna, patlayan bir far, asfalta saçılmış anahtarlar ve belki de bir daha asla eskisi gibi basamayacak bir diz kapağı. Biz okur geçeriz, 'Yine mi kaza?' deriz. Oysa o 'bir yaralı', o an dünyanın tam merkezinde, ölümle yaşam arasındaki o incecik ipin üzerinde tek başına dans etmektedir.
Olay yerindeki kalabalığı hayal edebiliyorum. Ankara’nın o kendine has, mesafeli kalabalığı... Kimi 'Hızlı gidiyordu herhalde' der, kimi 'Araç aniden kırdı, görmedi çocuğu' diye mırıldanır. Herkes bir bilirkişidir kaza başında, herkesin bir teorisi vardır. Ama kimse o an yerdeki adamın eldivenli parmaklarının neden titrediğini sormaz. Kimse o kapalı kaskın içindeki sessiz, boğuk çığlığı duymaz. Ankara’nın ayazı o an daha bir keskinleşir, yerdeki kan lekesi asfaltın griliğinde adeta bağırır.
İşte tam o gürültünün, ambulans sireninin ve meraklı bakışların ortasında bir şey oldu. Yerdeki motosikletlinin cebinden fırlayıp bir kenara savrulan telefonu çalmaya başladı. Ekranı tuzla buz olmuştu ama üzerindeki isim her şeye rağmen net bir şekilde okunuyordu: 'Annem'. O an etraftaki korna sesleri sustu, kalabalığın uğultusu dindi, zaman dondu. Sadece o telefonun neşeli melodisi duyuluyordu. Kimse açamadı o telefonu. Kimse o anneye 'Oğlun şu an bir ambulansın içinde hayata tutunmaya çalışıyor' diyemedi. Şehrin tüm o devasa gürültüsü, o küçük ekranın titrek ışığında boğulup gitti.
Biz bu şehirde birbirimize çarparak yaşıyoruz. Sadece araçlarımızla değil; hırslarımızla, bitmek bilmeyen acelemizle, 'önce ben' diyen o kof bencilliğimizle çarpışıyoruz. Bir paket daha hızlı gitsin diye, bir randevuya üç dakika erken varalım diye, birinin hayatını o soğuk asfalta sermekten zerre çekinmiyoruz. Sonra da adına 'kaza' diyoruz bunun. Kader diyoruz, görünmez kaza diyoruz. Oysa bu düpedüz görünür bir cinayet girişimidir.
Hayır, bu sadece bir trafik kazası değil. Bu, birbirini görmezden gelmenin, iki tekerleği 'araçtan' saymamanın, yolu sadece kendine ait sanmanın ağır bedelidir. O yaralı genç, şimdi bir hastane odasında beyaz tavanı izlerken, biz çoktan bir sonraki haber başlığına kaydırdık parmağımızı. Ankara’nın grisi yine her şeyi örtüyor, yine her trajediyi sıradanlaştırıyor.
Yarın yine aynı bulvarda, aynı hafif ticari araçlar ve aynı motosikletler olacak. Yine birileri aynaya bakmayacak, yine birileri sinyal vermeyi zül sayacak. Ve biz, o parçalanmış telefonun bir daha hiç çalmaması için dua etmekten başka bir şey yapmayacağız. Çünkü bu şehirde asfalta düşen sadece bir beden değil; her geçen gün biraz daha eksilen insanlığımızdır. O telefonun sesi hala kulağımda: 'Annem'. Umarım o telefon bir kez daha, bu sefer güzel bir haber için çalar.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.