Mühürsüz Bir Gökyüzü Altında Haysiyet Aramak
Kapılar açıldı ama asıl mesele o eşikten nasıl geçeceğimiz.
Pasaportunuzun o lacivert kapağına bakarken hissettiğiniz o ağır, görünmez pranga nihayet bir yerinden çatladı. Yıllardır bir konsolosluk kapısında, sanki gizli bir suç işlemişiz gibi ikametgâh belgelerimizi, banka dökümlerimizi, hatta bazen sülalemizin tapularını masaya yığmaktan yorulmuştuk. O küçük, kare mühür bizim için sadece bir seyahat izni değildi; bir haysiyet sınavı, bir 'makbul insan' olma onayıydı.
Bugün Sözcü’nün manşetinde o cümleyi gördüğümde, "Resmen kapılar açıldı" dendiğinde, zihnimde ilk canlanan şey bir tatil rotası olmadı. Bir feribotun güvertesinde, rüzgâr yüzünüze çarparken pasaportunuzu cebinizden çıkarmak zorunda kalmadığınız o anın hafifliği geldi. Kapıların açılması, sadece bir bürokratik engelin kalkması değil, üzerimize yapışan o 'istenmeyen misafir' etiketinin sökülüp atılmasıdır.
Bir sabah uyanıyorsunuz ve artık birilerinin size "Gelebilirsin ama önce bana kendini ispatla" demeyeceğini öğreniyorsunuz. Bu duygu, Ege’nin o lacivert sularından daha derin bir ferahlık sağlıyor insana. Çünkü vize kuyrukları sadece zaman çalmazdı bizden; aynı zamanda özgüvenimizi, dünya vatandaşı olma iddiamızı da törpülerdi.
Geçen yıl Ayvalık sahilinde yaşlı bir adamla tanışmıştım, adı vaktin tozunda kalsın. Elinde eski, kenarları sararmış bir fotoğraf, denizin bittiği yerdeki o puslu kara parçasına, Midilli’ye bakıyordu. "Orada doğdum evlat," demişti, sesi bir keman teli gibi titreyerek. "Ama oraya gitmek için benden öyle şeyler, öyle paralar istediler ki, sanki kendi evime hırsız gibi girmemi beklediler. Gitmedim, gidemedim."
İşte tam o an, bu haberin gerçek değerini anladım. Bugün o amca, o sararmış fotoğrafı göğüs cebine koyup o vapura bindiğinde, sadece bir adaya gitmiş olmayacak. Kendi geçmişine, koparılan bir parçasına, elinden alınan o çocukluk kokusuna kavuşacak. Bu, bir gazete manşetinden çok daha fazlası; bu, binlerce parçaya bölünmüş bir coğrafyanın nihayet nefes almaya başlamasıdır.
Bizler, sınırların sadece haritalarda değil, zihinlerde de çizildiği bir çağın çocuklarıyız. Bir yere ait olmakla, bir yere kabul edilmek arasındaki o ince çizgide yürümekten ayaklarımız nasır tuttu. Şimdi o kapıların "resmen" açılması, belki de o nasırların iyileşmesi için bir fırsattır. Artık bir vize memurunun kaş çatışına göre değil, kendi merakımızın peşinden gidebileceğiz.
Tabii ki her şey bir anda güllük gülistanlık olmayacak, biliyorum. Ekonomik gerçekler, kur farkları, hayatın o sert tokatları hâlâ orada duruyor. Ama en azından artık o kapının önünde bekletilen, içeri girmek için icazet isteyen o 'muhtaç' çocuk değiliz. Kapının açılması, eşiğin bu tarafındaki bizler için bir zaferdir.
Şimdi o lacivert pasaportu elinize alın ve kapağındaki o ağırlığın azaldığını hissedin. Çünkü bazen en büyük özgürlük, bir yere gitmek değil, gidebileceğini bilmektir. O kapıların arkasında bizi bekleyen sadece yeni şehirler değil, aynı zamanda yeniden kazanılmış bir özgürlük hissi var. Rüzgâr sert esebilir, deniz dalgalı olabilir; ama artık yolumuz açık, mühürsüz ve hür.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.