Milli Eğitim’in Kapısında Biriken Sessiz Çığlık
Okulların duvarları arasında kaybedilen hayatların ve nöbet tutan vicdanların hikayesi.
Ankara’nın gri betonları arasına sıkışmış o binanın önünde, bir çocuğun gülüşü kadar hafif bir sessizlik yükseliyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın soğuk kapısında duran sendikacılar, ellerinde pankartlardan ziyade, yitip giden umutların ağırlığını taşıyorlar. Bu bir 'yaşam nöbeti'; çünkü artık okul koridorlarında sadece bilgi değil, hayatlar da eksiliyor.
Eğitim sistemi, dişlileri arasına sıkışan genç bedenleri öğüten devasa bir makineye dönüştü. İntiharlar, tükenmişlikler ve okulun kapısından içeri girmeye korkan çocukların sayısı arttıkça, bakanlığın camlarından yansıyan tek şey kendi derin sessizliği oldu. Bir öğretmenin, bir öğrencinin ya da bir velinin çığlığı, o dev binanın yalıtımlı duvarlarına çarpıp geri dönüyor.
O an, kalabalığın arasından yaşlı bir kadın yavaşça öne çıktı. Elinde, üzerinde 'Artık Yeter' yazan, kenarları yıpranmış bir fotoğraf tutuyordu; fotoğrafın içindeki çocuk, tam da bugün eğitim sisteminin çarklarında öğütülenlerden biriydi. Kadının gözlerine baktığımda, orada sadece bir yas değil, sistemin kalpsizliğine karşı duyulmuş bir hayret gördüm; sanki bir insanın hayatı, bir genelge değişikliğinden daha değersizmiş gibi hissettirilen o anın gerçekliği, hepimizin boğazına bir düğüm olarak çöktü.
Bu nöbet, aslında bir yas tutma biçimi değil, bir hatırlatma eylemi. Eğitim, sadece sınav kağıtlarını doldurmak ya da müfredatı ezberlemek değildir. Eğitim, bir çocuğun sabah okula giderken duyduğu heyecanın, akşam evine döndüğünde gözlerinde parlayan o ışığın korunmasıdır.
Bakanlık kapısındaki o insanlar, aslında bize şunu söylüyor: 'Biz sadece eğitim hakkını değil, yaşama hakkını da savunuyoruz.' Okulların, çocukların mezarı değil, hayallerinin bahçesi olması gereken bir ülkede, betonların önünde beklemek zorunda kalmak bile başlı başına bir çöküşün ilanıdır.
Masalar, dosyalar, yönetmelikler ve o bitmek bilmeyen sınavlar… Hepsi bir kenara bırakılsın. Bir çocuğun hayatından daha kıymetli hiçbir müfredat, hiçbir idari karar yoktur. O kapının önünde bekleyenlerin yüzündeki o yorgun kararlılık, aslında bu ülkenin vicdanının son kalesi.
Eğer o kapıdan içeri girenler, dışarıdaki bu yaşam nöbetini duymuyorsa, orada artık ne bir eğitimden ne de bir gelecekten bahsedebiliriz. Çünkü kaybedilen her çocuk, aslında bizim geleceğimizden koparılan bir parçadır. Ve o parça, hiçbir genelgeyle yerine konulamaz.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.