Tebeşir Karası Bir Adalet
Fikirlerin hapsedilemediği bir ülkede, cehaletin tahliye edilmesi ne anlama gelir?
Bir sınıfa girdiğinizde burnunuza dolan o keskin tebeşir tozu kokusu, aslında geleceğin kokusudur. O kokuyla büyür, o kokuyla şekillenir, o kokuyla vatanın ne demek olduğunu öğrenirsiniz. Tahtanın hemen üzerinde asılı duran o vakur bakışlı fotoğraf ise sadece bir dekor değildir; bir milletin küllerinden doğuşunun, çağdaşlığın ve haysiyetin mühürlenmiş halidir.
İşte o mühre el uzatıldı. Hem de bir 'öğretmen' eliyle. Ders anlatması gereken kürsüden nefret kusan, aydınlatması gereken zihinlere karanlık tohumlar eken bir şahıs, bugün aramızda. Tahliye edildi.
Adalet saraylarının koridorlarında yankılanan 'tahliye' kelimesi, bazen özgürlüğün müjdesidir, bazen de vicdanın sızısı. Bu kez sızı, bir yara gibi taze ve derin. Çünkü mesele sadece bir şahsın hakareti değil, o kürsünün temsil ettiği kutsallığın ayaklar altına alınmasıdır.
Bir düşünün; ilkokul sıralarında oturan o masum çocukları. Öğretmenine bir peygamber sabrıyla, bir kahraman hayranlığıyla bakan o gözleri. O çocuklara, bu ülkenin kurucusuna hakaret etmeyi 'ifade özgürlüğü' veya 'gelip geçici bir öfke' olarak nasıl anlatacaksınız?
Öğretmenlik, sadece müfredat ezberletmek değildir. Öğretmenlik, bir duruştur. Bir kimlik inşasıdır. Kurucusuna saygı duymayan, tarihine küfreden bir anlayışın eline teslim edilen her çocuk, geleceğin haritasında kaybolmuş bir ruh demektir.
Şimdi bu şahıs dışarıda. Belki yine bir kahvehanede, belki bir sosyal medya köşesinde aynı zehri akıtmaya devam edecek. Peki ya o sınıftaki çocukların zihninde açılan o gedik ne olacak? Onların adalet duygusu, onların 'doğru' ve 'yanlış' arasındaki o ince çizgisi nasıl tamir edilecek?
Geçen gün eski bir öğretmen dostumla karşılaştım. Gözleri dolmuştu haberi okuyunca. 'Biz,' dedi, 'Atatürk’ün adını anarken önümüzü iliklerdik. Çünkü o, sadece bir lider değil, bizim sınıfa girebilme özgürlüğümüzün mimarıydı.'
İşte tam o an, o dostumun sesindeki tit titremede hissettim asıl yıkımı. Bu tahliye kararı, sadece bir sanığın serbest kalması değil; ömrünü bu ülkenin değerlerine adamış binlerce gerçek öğretmenin emeğine sürülmüş siyah bir lekedir.
Adalet, sadece yasaların harflerine sığınmak değildir. Adalet, toplumun ortak vicdanını ayakta tutmaktır. Eğer bir ülkede, devletin kurucusuna, çocukların önünde hakaret eden biri elini kolunu sallayarak çıkabiliyorsa, o sınıflardaki tebeşir tozu artık genzimizi yakıyor demektir.
Biz hangi ara bu kadar müsamahakar olduk cehalete? Hangi ara 'ama'larla, 'fakat'larla örtmeye çalıştık bu büyük saygısızlığı? Bir öğretmenin ağzından çıkan her kelime, bir öğrencinin kalbine dikilen bir bayraktır. O bayrağı yere düşürenin yeri, o kutsal kürsü olamaz.
Tahliye edilen sadece bir beden. Ama hapsedilmeye çalışılan, bu ülkenin aydınlık geleceğidir. Unutulmasın ki; fikirler hapsedilemediği gibi, ihanetler de hiçbir tahliye kararıyla aklanamaz.
O sınıftaki boş kürsüye şimdi kim oturacak? O çocukların yüzüne kim, hangi yüzle bakacak? Asıl soru budur. Ve bu sorunun cevabı, hiçbir mahkeme tutanağında yazmıyor.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.