450 Kilometrelik Bir İnfaz Rotası
Ankara-İstanbul hattında sadece bir yolculuk değil, bir insanlık dramı ve sistemin iflası taşındı.
Ölüm, bazen bir otobüs terminalinde başlar ve dört yüz elli kilometre sonra bir evin salonunda son bulur. Ankara’dan İstanbul’a uzanan o asfalt şerit, bu kez bir kavuşmanın veya yeni bir başlangıcın değil, planlı bir infazın rotası oldu. Bir baba, cebindeki bileti ve ruhundaki karanlığı yanına alıp yola çıktı; hedefinde kendi kanından olan, kızı vardı.
Hangi öfke, hangi hastalıklı mülkiyet duygusu bir adamı bu kadar soğukkanlı bir yolculuğa çıkarabilir? İstanbul’a vardığında, Boğaz’ın serinliğine mi baktı, yoksa elindeki silahın ağırlığını mı tarttı? Bu bir cinnet anı değil; bu, üzerine düşünülmüş, kilometrelerce taşınmış ve her durakta biraz daha bilenmiş bir nefret operasyonu.
Kapı çalındığında o genç kızın yüzündeki ifadeyi hayal edebiliyor musunuz? Muhtemelen babasını gördüğünde bir anlık şaşkınlık, belki de "Neden geldi?" sorusunun yarattığı o çocuksu merak vardı. Belki de "Babam gelmiş" diyerek bir anlık sevinç yaşadı. O sevinç, namlunun soğukluğuyla karşılaştığında kaç saniyede yerini dehşete bıraktı? İnsanın midesine kramplar sokan o hayal kırıklığı, mermiden daha hızlı öldürmüştür onu.
Eski eşini vuran, kızını öldüren bu el, aslında toplumun en derin yarasını bir kez daha deşti. Biz bu "eski" sıfatını bir türlü kabullenemiyoruz. Eski eş, eski hayat, bitmiş bir ilişki... Bazı erkekler için "eski" diye bir şey yok; ya benimsin ya toprağın mantığı, İstanbul’un orta yerinde bir kez daha yankılandı. Kendi canından olanı bir mülk gibi görmek, "Ben verdim bu canı, ben alırım" küstahlığı bu toprakların en köklü hastalığıdır.
O otobüs koltuğunda otururken, camdan dışarıyı izlerken ne düşünüyordu? Yanındaki yolcu muhtemelen uyuyordu ya da telefonuna bakıyordu. Kimse, yanındaki adamın çantasında bir ölüm makinesi taşıdığını ve birkaç saat sonra bir çocuğun nefesini keseceğini bilmiyordu. Bu sıradanlık, bu "aramızdaki katil" gerçeği, aslında en korkunç olanı. Katiller aramızda dolaşıyor, bilet alıyor, çay içiyor ve biz ancak tetiği çektiklerinde onları fark ediyoruz.
Toplum olarak biz nerede hata yapıyoruz? "Kızını dövmeyen dizini döver"den, "Namus davası"na uzanan o karanlık koridorlarda kaç can daha vereceğiz? Bu adamı Ankara’dan İstanbul’a getiren şey sadece bir otobüs değil; onu cesaretlendiren, sırtını sıvazlayan, "Sen erkeksin, hesabını sor" diyen o görünmez, kolektif erkeklik bilincidir.
Şimdi adliye koridorlarında, karakol tutanaklarında "aile içi şiddet" başlığı altında bir dosya daha açılacak. Muhtemelen "pişmanım" diyecek bir katil izleyeceğiz, avukatları "tahrik indirimi" kovalayacak. Ama o otobüs biletini aldığı an başlayan o kararlılık, pişmanlığın en büyük yalan olduğunu her saniye yüzümüze çarpacak. Planlanmış bir ölümün pişmanlığı olmaz, sadece yakalanmış olmanın hayıflanması olur.
Bir kadının hayatını karartmak, bir çocuğun geleceğini çalmak bu kadar kolay olmamalı. Ankara ile İstanbul arasındaki o yol, sadece iki şehri birbirine bağlamıyor; aynı zamanda adaletin, koruma kararlarının ve vicdanın ne kadar uzak olduğunu da gösteriyor. Biz her gün bu yollarda, bu sessizliğin içinde biraz daha ölüyoruz.
Bireysel silahlanmanın, cezasızlık kültürünün ve hastalıklı bir gururun yarattığı bu enkazın altında sadece bir aile kalmadı. Hepimiz kaldık. O evden yükselen silah sesleri, aslında hepimizin güvenliğine, hepimizin geleceğine sıkılan birer kurşundu. Ve biz, bir sonraki "yolculuğun" nerede başlayacağını, hangi terminalde bir başka ölümün biletinin kesileceğini bekliyoruz.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.