Kameranın Kör Noktası: Bir Kuluçka Hikayesi
Dijital dünyanın 'beğeni' hırsı, toplum sağlığının önüne geçtiğinde geriye sadece bir etik enkazı kalıyor.
Bir insanın hayatı, bir YouTube algoritmasının insafına ne zaman bu kadar teslim edildi? Kamera kayıttayken dünya bir stüdyoya dönüşür ve o stüdyonun içinde gerçek acılara, gerçek risklere yer yoktur. Ruhi Çenet’in o gemiden inip, kuluçka süresini hiçe sayarak bir düğüne katılması, sadece bir 'sağlık skandalı' değil; bu, çağımızın empati iflasının en net fotoğrafıdır.
Bir düşünün: Dünyayı sarsan, bilinmezliklerle dolu, hastalık kokan bir gemiden çıkıyorsunuz. Üzerinizde henüz kurumamış bir 'risk' bulutu var. Ama ajandanızda bir düğün, elinizde ise binlerce izlenme vaadiyle yanıp tutuşan bir kamera duruyor. Hangisi daha ağır basar? Sağduyu mu, yoksa o sihirli 'paylaş' butonu mu? Görünüşe göre modern zamanların yeni tanrısı 'etkileşim', vicdanı çoktan tahtından indirmiş.
İçerik üreticiliği artık sadece bir meslek değil, bir tür 'dokunulmazlık zırhı' sanılıyor. 'Ben oradaydım, ben gördüm, ben anlattım' demenin verdiği o narsisistik haz, toplum sağlığının çok önüne geçmiş durumda. Kuluçka süresi dediğimiz o sessiz bekleyiş, Çenet için belli ki sadece bir 'zaman kaybı' olarak görüldü. Oysa o sessizlikte, yüzlerce insanın sağlığı, binlerce ailenin huzuru saklıydı.
Düğünler, neşenin ve kalabalığın zirve yaptığı yerlerdir. En savunmasız olduğumuz, birbirimize en çok yaklaştığımız, maskelerin (hem gerçek hem mecazi anlamda) düştüğü anlar. O halay kuyruğunda, o pasta sırasında, o samimi kucaklaşmalarda bir 'içerik' uğruna nelerin feda edildiğini düşünmek kan dondurucu. Bir virüsün ya da bir riskin, bir kutlamayı nasıl bir yas evine çevirebileceği ihtimali, bir 'view' sayısından daha mı değersiz?
Burada asıl dehşet verici olan, bu pervasızlığın bir 'başarı hikayesi' veya 'macera' ambalajıyla sunulmasıdır. Bizler, ekran başında bu videoları tüketirken, aslında bu sorumsuzluğun gizli sponsorları oluyoruz. Her tıklama, bir sonraki riskin, bir sonraki kural ihlalinin yakıtı haline geliyor. İzleyici 'daha fazlasını' istedikçe, içerik üreticisi çıtayı daha tehlikeli, daha etik dışı bir noktaya taşıyor.
Haberi okurken boğazımda bir düğüm oluştuğunu hissettim. Bir an için kendimi o düğündeki sıradan bir davetlinin yerine koydum. Yanımda oturan, neşeyle sohbet eden adamın, dünyanın en tehlikeli noktalarından birinden yeni geldiğini ve 'beklemesi gereken' süreyi bir kenara itip yanıma oturduğunu bilseydim ne hissederdim? O an anladım ki, dijital çağda artık kimse 'yabancı' değil; herkes potansiyel birer 'figüran'. Başrol oyuncusunun hikayesi tamamlansın diye riske atılan, isimsiz, sessiz figüranlarız biz.
Bu sadece Ruhi Çenet meselesi değil. Bu, 'ben' merkezli bir dünyanın, 'biz' kavramını nasıl midesine indirdiğinin hikayesi. Karantina kuralları, bilimsel gerçekler, toplumsal etik... Hepsi, bir videonun kurgu masasında makaslanıp atılabilecek gereksiz sahneler gibi görülüyor artık. Oysa hayatın kurgu masası yok. Bir kez hata yaptığınızda, o hatanın sonuçlarını 'geri al' butonuyla düzeltemiyorsunuz.
O gemiden sağ salim çıkmak bir şanstı. Ama o şansı, başkalarının sağlığını kumar masasına sürerek kullanmak bir tercihti. Ve ne yazık ki bu tercih, dijital dünyanın ne kadar karanlık bir dehlize dönüşebileceğinin en somut kanıtı olarak tarihe geçti. Bir kameranın vizöründen bakarken, insanlığın geniş açısını kaybetmek işte tam olarak budur.
Artık sormamız gereken soru şu: Bir sonraki 'beğeni' için hangi sınırı ihlal edeceğiz? Hangi ahlaki kuralı 'içerik' uğruna kurban edeceğiz? Ve o sınırın ötesinde bıraktığımız enkazın hesabını, ekranları kapattığımızda kime vereceğiz? Unutmayın, kamera kapandığında hepimiz o savunmasız 'diğerleri'yiz.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.