Sarı Bir Tabutun İçinde Son Perde
Dostluğun bittiği, namlunun soğuk metaliyle tanıştığı o daracık arka koltuk hikayesi.
Ölüm bazen sekiz liralık bir açılış ücretiyle başlar ve arka koltukta, en yakınınızın nefesiyle son bulur. İstanbul’un damarlarında dolaşan o sarı metal yığınlarından biri, dün gece sadece bir ulaşım aracı değil, bir infaz mangasına dönüştü. İki arkadaş, bir taksi ve patlayan bir silah. Hikaye bu kadar kısa, bu kadar çıplak ve bu kadar korkunç.
Şehir, kendi evlatlarını birer birer kusuyor artık. Sokaklarda yürürken omuz attığınız, selam verdiğiniz ya da aynı ekmeği böldüğünüz insanların ceplerinde birer 'çözüm aracı' olarak sakladıkları o soğuk demir parçaları, toplumun yeni dili haline geldi. Konuşarak halledilemeyen her şey, bir tetik mesafesine indirgendi. Taksi, o daracık, kaçacak yeri olmayan klostrofobik kutu, bir anda dünyanın en büyük hapishanesine dönüştü.
O taksinin arka koltuğunda oturan iki adamı düşünün. Belki on dakika önce bir çay ocağında karşılıklı oturdular. Belki birinin derdini diğeri dinledi. Belki de o silah, o cebe çoktan 'arkadaş' hatırına girmişti. Ama o dar alanda, motor gürültüsünün ve dışarıdaki şehrin keşmekeşinin ortasında, dostluk dediğimiz o ince bağ, bir şarjör kapasitesi kadar bile dayanamadı.
İşte tam burada, o direksiyonun başındaki adamın trajedisi başlıyor. Dikiz aynasından sokağı, trafiği, hayatı izlemesi gereken bir adam, bir anda aynada ölümün en çiğ halini gördü. Şoförün o anki dehşetini hayal edebiliyor musunuz? Arkasında bir can çekişirken, elinde sadece bir direksiyon ve basabileceği bir gaz pedalı var. Kaçmak istese kaçamaz, dursa duramaz. O taksimetre, kanın döşemeye sızdığı her saniye boyunca, insanlığın iflasını yazmaya devam etti.
Beni asıl sarsan, o patlama sesinden sonraki o sağır edici sessizlik. Silahtan çıkan dumanın taksinin içine yayıldığı, barut kokusunun o ucuz araç kokularıyla karıştığı o an. Katilin, vurduğu adamın yüzüne son kez bakarken ne hissettiği değil, yanındaki adamın can çekişirken hala ona 'arkadaşım' diye bakıp bakmadığı... İnsanın en büyük ihaneti, en yakınından görmesi kadar kadim ve bir o kadar taze bir acı yok bu dünyada.
Olay yerindeki polis şeritleri kalkar, o taksi yıkanır, temizlenir ve yarın başka bir yolcuyu, başka bir umudu taşımak üzere yola çıkar. Ama o koltukta kalan o görünmez leke, bu şehrin vicdanından asla çıkmayacak. Biz ne ara bu kadar öfke biriktirdik? Ne ara bir taksi yolculuğu kadar kısa sürede bir canı alacak kadar vahşileştik?
Şaşırtıcı olan ne biliyor musunuz? Katilin, silahı ateşledikten sonra hiçbir şey olmamış gibi kapıyı açıp inmesi değil; vurduğu arkadaşının elinde hala, belki de ona uzatmak üzere olduğu bir paket sigaranın ya da bir parça kağıdın duruyor olması. Hayat, planladığımız o büyük hesaplaşmalarla değil, yarım kalmış en küçük jestlerle son buluyor.
Şimdi o sarı taksiler yine geçiyor önümüzden. İçinde kimler var, kimin cebinde neyin öfkesi saklı, kim kimin 'dostu' bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey; bu şehirde artık dostluklar taksimetre açılış ücretinden daha ucuz, hayatlar ise bir arka koltuk mesafesi kadar savunmasız.
Adalet, o taksinin içindeki kanı temizleyebilir belki ama o aynadaki bakışı, o son nefesi ve bir arkadaşın elinden gelen o ölümü hiçbir yasa iyileştiremez. Biz, birbirimizin kurdu değil, birbirimizin celladı olduk. Hem de en yakın mesafeden, bir 'merhaba' uzağından.
Can Erdem
Üç gazeteden kovulmuş. Bununla övünür. Sigarayı bırakmış ama hâlâ özlüyor.