Asfalta Akan Simsiyah Çaresizlik
Bayrampaşa’da yanan sadece bir metal yığını değil, her sabah içine doluştuğumuz o büyük belirsizlikti.
Demir yığını bir anda cehennemin ağzına dönüştü; Bayrampaşa’nın o gri, telaşlı sabahında asfalta akan sadece erimiş plastik değil, hepimizin 'bir şey olmaz' diyerek bindiği o körü körüne güven hissiydi.
İnsan izlerken donup kalıyor. Bir metal parçası, içinde onlarca canı taşıyan o koca kutu, nasıl oluyor da bir kibrit çöpü gibi tutuşup saniyeler içinde koca bir şehre meydan okuyan bir meşaleye evriliyor?
Bayrampaşa’nın o dar ve kaotik sokaklarında, itfaiye sirenleri çığlık çığlığa yükselirken, etraftaki kalabalığın telefonlarına sarılıp bu felaketi bir sinema filmiymiş gibi kaydetmesi ise modern zamanın en büyük, en soğuk trajedisi.
Yanan sadece bir midibüs değildi, bunu anlamak lazım.
O alevlerin arasından yükselen simsiyah duman, bu şehrin her sabah yollara dökülen milyonlarca insanının sırtındaki yükün, bitmek bilmeyen yorgunluğunun ve o her gün biraz daha ağırlaşan geçim derdinin isli kokusuydu.
Servis araçları bu kentin kılcal damarlarıdır. Fabrikaya yetişmeye çalışan işçiyi, mesaisine geç kalmamaya uğraşan memuru, uykulu gözlerle dersine giden genci; yani bu şehrin gerçek sahiplerini taşırlar.
Peki, biz bu damarların ne kadar sağlam olduğunu ne zaman sorgulayacağız? Lastiği kaç yıllık, motoru kaç bin kilometredir can çekişiyor, yangın tüpü en son ne zaman kontrol edildi?
Genelde 'bir şey olmaz' deriz, o meşhur Türk tevekkülüyle omuzu silkip geçeriz. İşte o 'bir şey', bugün Bayrampaşa’da asfalta siyah, silinmez bir leke olarak kazındı.
Tam o hengamenin ortasında, alevlerin arasından kendini dışarı atmış şoförün bakışlarında bir şey yakaladım; o bakışta ne kaçışın rahatlaması vardı ne de sadece can korkusu. Orada derin, dipsiz bir çaresizlik hüküm sürüyordu.
Adam, yanmakta olan koltuklara değil, aslında gününün on iki saatini geçirdiği o küçük 'evine' bakıyordu. Direksiyonun üzerine doladığı o eski tespihin, vites koluna asılı duran ve muhtemelen çocuklarına ait olan o küçük fotoğrafın küle dönüşünü izliyordu sessizce.
İşte o an, bu haberin sadece bir trafik kazası ya da mekanik bir arıza olmadığını anladım. Bu, bir insanın hayatının merkezindeki dekorun, ekmek teknesinin saniyeler içinde sahneden silinişiydi.
İstanbul’da her gün binlerce servis yola çıkıyor. Çoğu bakımsızlıktan adeta inliyor, çoğu kapasitesinin çok üzerinde bir yükle yolları arşınlıyor. Biz ise sadece alevler gökyüzüne ulaştığında, o dumanlar bizim penceremize vurduğunda 'Vah vah' diyoruz.
Haber bülteni bitince, akşam yemeği telaşına düşüp o siyah dumanları ve o şoförün bakışlarını zihnimizin tozlu raflarına kaldırıyoruz. Oysa o alevler hepimizin kapısının eşiğinde bekliyor.
Bayrampaşa’daki o yangın en sonunda söndürüldü. Geriye erimiş, tanınmaz hale gelmiş bir metal yığını ve geniz yakan bir plastik kokusu kaldı.
Ancak asıl yangın, her sabah o 'yorgun' araçlara binmek zorunda kalan, canını bir başkasının ihmaline emanet eden insanların sessiz endişesinde devam ediyor.
Güvenlik bir lüks değil, en temel haktır. Ve biz bu hakkı, her gün bir servis aracının motor boşluğunda, 'idare eder' denilen bir parçanın aşınmış dişlilerinde yakıp kül ediyoruz.
Yarın sabah yine o servisler gelecek. Kapıları yine o bildik gıcırtıyla açılacak. Ve biz yine, sanki hiçbir şey olmamış, sanki o midibüs hiç yanmamış gibi o metal kutuların içine doluşacağız.
Ta ki bir sonraki 'nedeni belirlenemeyen' alevler gökyüzünü kaplayana kadar.
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.