Stetoskopun Ucundaki Emlak Ofisi
Ameliyat masasında yatan artık hasta değil, bizzat o hastanenin üzerine kurulacağı toprağın kendisidir.
Ameliyat masasında yatan artık hasta değil, bizzat o hastanenin üzerine kurulacağı toprağın kendisidir.
Şehrin en kıymetli köşelerinde, üzerinde 'Sağlık Tesisi Alanı' yazan o tabelaların birer birer sökülüp yerine 'Rezidans Yaşamı' broşürlerinin asılmasını izlemek, bir toplumun bağışıklık sisteminin çöküşünü izlemek gibi. Bu sadece bir imar değişikliği değil, bu bir şehrin nefes borusuna beton dökme girişimidir.
Sözcü’nün manşetine taşıdığı o kriz, sadece bir mülkiyet kavgası değil; bir zihniyetin son sığınağını, son inandırıcılığını da kaybetmesidir. AKP iktidarı bugüne kadar köprüleri, fabrikaları, limanları sattı; her birine bir 'hizmet' kılıfı uydurdu. Ama sağlık alanlarının bu denli pervasızca ranta açılmasını, kendi seçmenine bile izah edemiyorlar.
Anlatamazlar, çünkü röntgen filmiyle tapu senedi arasındaki farkı sokağa çıktığınızda herkes biliyor. Bir yanda 'Şehir Hastaneleri yapıyoruz' diye övünen makyajlı cümleler, diğer yanda şehrin göbeğindeki butik sağlık alanlarını parsel parsel elden çıkaran gizli imzalar. Bu bir çelişki değil, bu bir tercihtir.
Geçen hafta, yıllardır atıl bırakılan eski bir semt polikliniğinin önünden geçtim. Bahçesindeki o yaşlı çınar ağacının gölgesinde bir zamanlar şifa bekleyen, birbirine teselli veren insanlar otururdu. Şimdi o ağacın etrafına sarı şeritler çekilmiş, iş makineleri sanki bir tümörü temizler gibi değil de, bir şehri nefessiz bırakmak ister gibi toprağı deşiyor.
Yanımda duran, elinde buruşmuş bir reçete tutan yaşlı bir amca, boşluğa doğru bakıp sessizce sordu: "Buraya ne yapacaklar evladım? Yine mi dükkan?" Gözlerindeki o boşlukta, devletine güvenen bir insanın son kırıntılarının nasıl süpürüldüğünü gördüm. Ona "Sağlık merkezi yapılacak" diyemedim, çünkü o tabelanın arkasındaki vinçlerin dili 'para' diye bağırıyordu. O anki o sessizlik, benim için bu krizin en somut, en can yakıcı anıydı.
İktidarın bu satışları savunamamasının nedeni, argüman kıtlığı değil, vicdan sızlaması da değil. Sadece, artık mızrağın çuvala sığmıyor oluşudur. 'Kamu yararı' dediğiniz kavram, lüks konutların havuz suyuna karışıp gittiğinde, geriye savunulacak bir ideoloji kalmaz; sadece bir emlak operasyonu kalır.
Sağlık alanı demek, sadece bir bina demek değildir. O alan, bir mahallenin güvencesidir. Yarın bir gün o lüks sitelerin sakinleri fenalaştığında, acaba tapu senetlerini mi yutacaklar iyileşmek için? Yoksa o rezidansların vale hizmeti mi onlara ilk yardımı yapacak?
Betonun soğukluğu, bir doktorun sıcak elinden veya bir hemşirenin tesellisinden daha değerli kılındıysa, o toplumda artık 'sağlık' sadece bir ticari terimdir. İktidar kulislerinde yaşanan o 'savunamama' krizi, aslında bir iflasın ilanıdır. Siyasi bir iflas değil bu, ahlaki bir kepenk kapatma.
Çünkü biliyorlar; bir şehirden sağlığı, yeşili ve kamusal alanı söküp aldığınızda, geriye sadece ruhsuz, gri ve her an yıkılmaya mahkum bir taş yığını kalır. Ve o taş yığını, gün gelir en çok da o satışın altına imza atanların üzerine yıkılır.
Şimdi sormak lazım: Bir şehrin şifasını satıp, kasaya koyduğunuz o paralarla hangi vicdanı satın alabileceksiniz? Sağlık tesisini ranta kurban edenlerin, yarın bir gün 'sağlık sistemimiz dünya lideri' masalına kimin inanmasını bekliyorsunuz? Maske düştü, ama altından çıkan yüz ne yazık ki bir şifacıya değil, bir emlak komisyoncusuna ait.
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.