Karanlık ve Aydınlığın En Tatlı Uzlaşması
Zebra kekin o kusursuz çizgilerinde, aslında kendi hayatımızın karmaşasını arıyoruz.
Bir dilim kekin içine kaç tane anı sığabileceğini, o ilk çatalı vurana kadar asla bilemezsiniz. Mutfak tezgahının üzerinde duran o eski fırın tepsisi, aslında bir savaş meydanı değil, zıtlıkların birbirine sarıldığı sessiz bir uzlaşma alanıdır. Bugünlerde herkesin dilinde olan o 'yumuşacık dokulu' zebra kek, sadece bir tarif değil, bir denge arayışıdır.
İnsanoğlu garip bir varlık; hep bir düzen, bir simetri peşinde koşuyoruz. Bir kaşık sade hamur, tam ortasına bir kaşık kakaolu hamur... Sabırla, incelikle, sanki dünyanın tüm kaosu o tepsinin içinde dinecekmiş gibi bir ritüel bu. Çizgiler genişler, birbirini iter ama asla tamamen yok etmez. Zebra kekin o meşhur deseni, aslında hayata dair verilmiş en lezzetli derstir: Siyah ve beyaz, yan yana durduğunda güzeldir.
Cumhuriyet’in bugünkü sayfalarında rastladığım o tarif, beni alıp çocukluğumun pazar ikindilerine götürdü. Annemin mutfağında zaman, un eleğinin gözeneklerinden dökülen o beyaz toz bulutunun içinde asılı kalırdı. O zamanlar 'zebra' demezdi kimse; biz ona 'ebru kek' derdik, sanki fırından bir sanat eseri çıkacakmış gibi bir heyecanla beklerdik camın önünde. Fırının içindeki o sarı ışık, mutfağın tek gerçeği olurdu.
Geçenlerde eski bir yemek kitabının sayfaları arasından, kenarı yanmış bir not kağıdı düştü yere. Üzerinde sadece 'kakao miktarını göz kararı artır, hayat bazen çok soluk kalıyor' yazıyordu. Rahmetli teyzemin el yazısıydı bu. O an, o kağıt parçasındaki kurumuş kahve lekesine bakarken boğazımda bir düğüm oluştu. Biz sadece kek yapmıyorduk o mutfaklarda; biz birbirimize tutunuyorduk.
Zebra keki diğerlerinden ayıran şey, o keskin ama iç içe geçmiş çizgileridir. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir kabuk görürsünüz, ama bıçak o yumuşak dokuya ilk hamlesini yaptığında bir sürprizle karşılaşırsınız. Hayat da tam olarak böyle değil mi? İnsanların dış kabuğuna bakıp geçiyoruz, oysa içimizde ne fırtınalı desenler, ne derin karanlıklar ve ne parlak aydınlıklar saklıyoruz.
Bugünün dünyasında her şey çok hızlı, çok gürültülü ve çok tekdüze. Belki de bu yüzden çay saatlerinde o iki renkli desene bu kadar çok ihtiyaç duyuyoruz. Bir parça kakao acılığı, bir parça vanilya ferahlığı... İkisi de tek başına eksik, ikisi de bir aradayken anlamlı. Mükemmel kıvamı tutturmak için sadece malzemelerin tazeliği yetmez; o hamura sabrınızı da katmanız gerekir.
Fırından çıkan o ilk koku, evin her köşesine yayıldığında, dünyadaki tüm kötülüklerin bir süreliğine durduğuna inanırım. O yumuşacık doku damağınıza değdiğinde, sabah okuduğunuz kötü haberleri, ödenmesi gereken faturaları, bitmek bilmeyen o anlamsız koşturmacayı unutursunuz. Çünkü o an sadece siz, bir bardak tavşankanı çay ve çizgilerin arasındaki o huzurlu boşluk vardır.
Eskiden komşunun kapısı çalınır, 'fırından yeni çıktı, sıcak sıcak ye' denilerek bir tabak uzatılırdı. Şimdilerde ise tarifleri ekranlardan kaydırarak geçiyoruz, ama o tadın damağımızda bıraktığı aidiyet hissini hiçbir dijital görüntü veremiyor. Zebra kekin o meşhur desenleri, aslında kopan bağlarımızı yeniden örmek için bir bahane belki de.
Kendi zebra kekinizi yaparken, çizgilerin birbirine karışmasından korkmayın. Bırakın bazen siyah beyaza baskın gelsin, bazen beyaz siyahı kucaklasın. Hayatın kendisi de tam olarak bu değil mi? Kusursuz bir simetri değil, kusurların yarattığı o eşsiz ve yumuşacık bütünlük.
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.