On Derecelik Uçurum: İstanbul’un Kış Provası
Termometreler bir gecede on derece birden geri çekilirken, bu kadim şehir bize aslında neyi fısıldıyor?
İstanbul’un rüzgarı, insanın sadece ensesini değil, en gizli pişmanlıklarını da üşütür. Çarşamba günü o rüzgar, kapımızı çalmakla kalmayacak, içeriye destursuz dalacak. Sözcü’nün manşetine bakılırsa, termometreler on derecelik bir intihara hazırlanıyor. Bu, sadece bir hava durumu tahmini değil; bu, bir şehrin kimlik değiştirmesi, bir gecede yaşlanmasıdır.
Daha dün vapurun arkasında martılara simit atarken güneşin sahte sıcaklığıyla mayışan o kalabalık, iki gün sonra atkılarına sarılıp hayata küsecek. Bu şehirde mevsimler hiçbir zaman usulca, bir hanımefendi edasıyla değişmez. İstanbul’da değişim ya bir tokat gibi iner suratınıza ya da sinsice, bir hançer gibi kemiklerinize işler. Çarşamba sabahı uyandığımızda, o tokatın izini hepimizin yanağında göreceğiz.
Aslında biz bu ani düşüşlere, bu keskin virajlara alışığız. Bu coğrafyanın kaderi bu değil mi? Siyasetin harareti de, ekonominin ateşi de hep böyle bir gecede buz kesmez mi? Bir sabah kalkarsınız, cebinizdeki paranın hükmü azalmış, umutlarınızın derecesi düşmüş. Ama doğanın adaleti, insanın kurduğu düzenden biraz daha farklı işler. O, sınıfsal fark gözetmeden hepimizi aynı titreme nöbetine davet ediyor. Nişantaşı’ndaki kürk de, Esenyurt’taki ince ceket de o ayazda aynı çaresizlikle büzüşecek.
Dün sabah Beşiktaş vapurunda, kalabalığın arasında yaşlı bir adam gördüm. Üzerinde, muhtemelen kendisinden yaşlı olan, rengi solmuş ama ütüsü bozulmamış bir pardösü vardı. Havaya, o yalancı güneşe inat, pardösüsünün düğmelerini en yukarıya kadar iliklemişti. Yanına oturduğumda, gözlerini denize dikip fısıldadı: "Evlat, İstanbul’un güneşine güvenen, yolda kalır. Bu şehir, insanı en çok gülümsediği anda üşütür."
O an içimde bir şeylerin cız ettiğini hissettim. Adamın o eski pardösüsü sadece soğuktan değil, şehrin vefasızlığından, hayatın beklenmedik darbelerinden örülmüş bir zırh gibiydi. Bizler ise, modern zamanın "her şey yolunda" maskeleriyle, incecik tişörtlerimizin içinde fırtınaya yakalanmayı bekleyen acemilerdik. Çarşamba günü düşecek olan o on derece, aslında bizim bu hazırlıksızlığımızın, bu geçici mutluluklara olan körü körüne inancımızın bedeli olacak.
Çarşamba sabahı o ilk gerçek ayaz vurduğunda, metrobüs duraklarında omuz omuza vermiş, birbirinin nefesiyle ısınmaya çalışan bir insan yığını göreceksiniz. O mecburi yakınlıkta bile bir yalnızlık vardır. Herkes kendi içindeki kışı saklamaya çalışır. Kimse yanındakine "üşüyor musun?" diye sormaz, çünkü herkesin kendi titreyişi kendine yeter. Şehir, bizi birbirimize yaklaştırırken aslında ne kadar uzak olduğumuzu o soğukta daha iyi anlatır.
Kadıköy çarşısında, o meşhur kestanecilerin dumanı daha bir iştahla tütecek o gün. Ama o koku, sadece kışın habercisi değil, aynı zamanda geçip giden bir ömrün de tütsüsüdür. On derecelik bir fark, sadece bir rakamdan ibaret değildir. O, yazdan kalan son neşemizin, balkon sefalarımızın, parklarda edilen uzun sohbetlerin sonu demektir. Bir nevi, perdenin kapanışıdır.
Belki de bu ani soğuma iyidir; insanı kendine getirir, haddini bildirir. Doğanın karşısında ne kadar küçük, ne kadar çaresiz ve ne kadar "geçici" olduğumuzu hatırlatır. Kalın kazakların altına sakladığımız o kırılgan kalplerimiz, belki o zaman dışarıdaki soğuktan kaçıp birbirinin sıcaklığına sığınmayı hatırlar.
Hazırlanın İstanbullular. Sadece dolaplardaki kışlıkları, o ağır paltoları değil; ruhunuzdaki o tozlu sabrı, o kadim dayanıklılığı da çıkarın. Çünkü İstanbul soğuduğunda, sadece hava değil, zaman da donar. Ve o donmuş zamanın içinde, sadece gerçekten "hazır" olanlar ayakta kalır. Çarşamba günü o rüzgar camınıza vurduğunda, sadece üşüdüğünüzü değil, yaşadığınızı da hissedeceksiniz. Acı bir his olsa da, gerçektir.
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.