İhanetin Perdesi ve Küstahlığın Anatomisi
Vatan sevgisini bir kenara bırakanların, uzak diyarlardan savurduğu tehditler aslında kendi çaresizliklerinin yankısıdır.
Bazı sesler vardır, duyduğunuz an kulaklarınızı değil, doğrudan haysiyetinizi tırmalar; çünkü o sesin arkasında vatan toprağına sızmış bir zehrin, bitmek bilmeyen bir kinin tortusu gizlidir.
O sesin sahibi, binlerce kilometre ötedeki bir konfor alanından, elinde tuttuğu zehirli mikrofonla bu topraklara nefret kusarken, aslında tek bir şeyi unutuyor: Bu milletin hafızası, ihaneti asla affetmeyecek kadar derin ve keskindir.
Sözcü gazetesinin manşetine taşınan o 'küstah' ifadeler, aslında bize yeni bir şey söylemiyor. Sadece maskelerin biraz daha düştüğünü, pervasızlığın hangi boyutlara ulaştığını bir kez daha yüzümüze çarpıyor.
Küstahlık, ihanetin en sadık yol arkadaşıdır; çünkü bir insan kendi toprağına, kendi bayrağına sırtını döndüğü an, artık sığınabileceği tek liman o sahte büyüklük hissidir.
Kendi halkına silah çekenlerin, gencecik vatan evlatlarının kanına girenlerin bugün kalkıp 'demokrasi' veya 'hak' kelimelerini ağzına alması, kelimenin tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır.
Bu sesler, korunaklı odalarda, yabancı istihbarat servislerinin gölgesinde yankılanırken, biz burada o sözlerin bedelini canıyla ödeyenlerin asil sessizliğini dinliyoruz.
Bakın, bu bir fikir ayrılığı değildir. Bu bir siyasi eleştiri de değildir. Bu, doğrudan doğruya bu ülkenin varlığına, birliğine ve tarihsel mirasına karşı açılmış bir savaşın, kelimelere dökülmüş halidir.
İhanet edenlerin en büyük yanılgısı, kendi seslerinin çok çıktığını sanmalarıdır. Oysa gürültü, hakikati örtmeye yetmez; sadece kulakları geçici olarak sağır eder.
Geçen hafta bir şehit babasının evinde, loş bir ışığın altında oturduk. Duvarda asılı duran o eski saatin tiktakları arasında, babanın titreyen elleriyle oğlunun son mektubunu katlayışını izledim.
O mektupta ne intikam çığlıkları vardı ne de nefret; sadece 'Vatan sağ olsun' diyen, tertemiz bir teslimiyet vardı. O an içimden bir şeylerin koptuğunu, boğazımın düğümlendiğini hissettim.
O babanın vakur sessizliği ile ekranlardan taşan o küstah sözleri yan yana koyduğunuzda, kimin kazandığını, kimin ise sonsuza dek kaybettiğini çok net görüyorsunuz.
Bir tarafta evladını toprağa vermiş ama başı dik bir vakar, diğer tarafta ise yabancı başkentlerin kapı eşiklerinde dilenen bir zavallılık.
Küstahlığın anatomisini incelediğinizde, altında yatan o derin aşağılık kompleksini görmemek imkansızdır. Kendi halkına yabancılaşan, celladına aşık olan bir zihniyetin başka türlü konuşması beklenemezdi.
Küstahlık, aslında bir korku maskesidir. Korkuyorlar; çünkü ne yaparlarsa yapsınlar bu topraklardaki kardeşlik iklimini kurutamadılar.
Korkuyorlar; çünkü bu Cumhuriyet'in temellerinin ne kadar derine indiğini, kaç fırtınaya göğüs gerdiğini ve her seferinde nasıl küllerinden doğduğunu biliyorlar.
Sözde büyük laflar ederek, tehditler savurarak bir yerlere mesaj gönderdiklerini sanıyorlar ama gönderdikleri tek gerçek mesaj kendi tükenmişlikleridir.
Biz bu filmi defalarca izledik. Tarih, bu tür küstah açıklamalarla başlayıp, bir otel odasında ya da bir sığınakta biten hazin ve karanlık sonlarla doludur.
Türkiye Cumhuriyeti, üç beş çapulcunun ya da onların iplerini tutan efendilerinin küstah sözleriyle sarsılacak bir çadır devleti değildir.
O sözlerin sahipleri şunu iyi bilsin: Sizin küstahlığınız bizim sadece kararlılığımızı artırır, birliğimizi perçinler ve saflarımızı daha da sıklaştırır.
Bu toprakların mayasında ihanete yer yoktur; o maya, her seferinde bu zehri bünyesinden söküp atmayı başarmış, yoluna daha güçlü devam etmiştir.
Sonuç olarak, o hainin ağzından dökülen her kelime, aslında kendi manevi tabutuna çaktığı bir çividir. Bizim içinse sadece daha fazla uyanık olmamız gerektiğini hatırlatan birer uyarı fişeğidir.
Zira biz biliyoruz ki; güneş doğduğunda, karanlığın bütün o küstah gürültüsü yerini aydınlığın o muazzam ve asil sessizliğine bırakacaktır.
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.