Ahırda Doğan, Sarayda Ölen Servet
Altının tahtını sallayan bir safra kesesi hikayesi ve insanlığın garip iştahı.
Elinizdeki o parlak alyansı yavaşça masaya bırakın, çünkü doğa bize en büyük şakasını bir ahırın karanlığında, dışkı kokusunun ortasında yaptı. Kasabın bıçağı o gün et için değil, bir mucizeyi gün yüzüne çıkarmak için kemiğe dayandı. İneğin safra kesesinden süzülüp avuca düşen o sert, sarımtırak taşlar, bugün kuyumcu vitrinindeki 24 ayar külçeleri utandıracak bir fiyata alıcı buluyor. Şaka değil, bir trajedi ve ticaretin kesiştiği o ince çizgideyiz: Hayvanın hastalığı, insanın serveti oluyor.
Gramı altını ikiye katlayan bu 'bovin' taşlar, Uzak Doğu’nun kadim eczanelerinde, lüks sarayların loş odalarında şifa niyetine bekleniyor. Bizim 'çöptür' deyip attığımız, hayvanın canını yakan o kitle, bir anda küresel borsaların en vahşi emtiasına dönüşüyor. Bir yanda ömrünü o ineği sağarak geçiren, nasırlı elleriyle toprağı eşeleyen köylü var; diğer yanda o ineğin içinden çıkan bir parça taşa milyonlar döken gizemli alıcılar. Adalet bu denklemin neresinde, varın siz hesap edin.
Altın, yerin yedi kat altından, binbir zahmetle ve kanla çıkarılır; bu ise bir canlının sızısından süzülüp geliyor. İneğin belki de aylarca acıyla kıvranmasına sebep olan o safra taşı, hayvan mezbahaya gittiğinde bir 'piyango' bileti gibi parlıyor. Doğanın bu tuhaf ironisi karşısında insanın iştahı kabarıyor. Bir canlının ıstırabından doğan bu 'değer', modern dünyanın ne kadar çarpık bir zemin üzerine kurulu olduğunu kanıtlar nitelikte.
Geçen gün köylerden birinde, hayatı boyunca bir gram altın biriktirememiş bir amcanın, kestiği danadan çıkan o taşı gördüğündeki bakışına tanık oldum. Gözlerinde ne bir sevinç ne de bir şaşkınlık vardı; sadece derin, dipsiz bir keder. 'Evladım,' dedi, 'bu hayvan aylardır yemden kesilmişti, meğer karnında bir hazineyle ölümü beklemiş.' O an kanım dondu. Bir canlının yavaş yavaş ölmesine sebep olan şeyin, sahibinin tüm borçlarını ödeyecek güçte olması gerçeği göğsüme bir öküz gibi oturdu.
O taşın üzerine sinen kanı yıkıyorlar, kurutuyorlar ve pırlanta kutularına koyup dünyaya servis ediyorlar. İçindeki kimyasal bileşenlerin karaciğere iyi geldiği, zihni açtığı söyleniyor. Peki ya vicdanı? Bir hayvanın sessiz çığlığını bir yatırım aracına dönüştüren bu sistem, hangi karaciğeri temizleyebilir? İnsanlık, kendi sağlığını ve lüksünü, doğanın anomalilerinde arayacak kadar çaresiz mi kaldı gerçekten?
Ekonomi sayfaları 'altını sollayan rekor' diye başlıklar atarken, biz aslında bir çöküşü izliyoruz. Değer algımızın ne kadar kaygan bir zeminde olduğunu görüyoruz. Bugün safra taşı, yarın başka bir sızı. Piyasalar rakamlarla konuşur, oysa ahırın köşesinde o taşı büyüten ineğin hikayesi sadece sessizlikle anlatılır. Bir gramı binlerce lira eden o nesne, aslında doğanın bize fırlattığı sert bir eleştiridir.
Sonuçta hepimiz aynı döngünün içindeyiz. Kimimiz altına tapıyor, kimimiz bir ineğin safra kesesindeki taşa umut bağlıyor. Ama günün sonunda, o taşın çıktığı beden toprak olurken, biz o taşın parlaklığıyla gözlerimizi kör etmeye devam ediyoruz. Belki de asıl 'safra', ruhumuzda biriken ve bizi ağırlaştıran bu bitmek bilmeyen hırstır. Altın yerinde dursun, siz o taşın anlattığı dertten bir pay çıkarın kendinize.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.