Görmeyen Gözün İhtişamı: Esenboğa’da Bir ‘Kör’ Hikâyesi
Milyonlarca liralık betonun, bir çift gözün işlevini yerine getirememesi üzerine bir Ankara ironisi.
Gözleri bantlanmış bir dev düşünün; eline devasa bir fener vermişler, zifiri karanlıkta milyonlarca insana yol göstermesini bekliyorlar. Ankara’nın o meşhur ayazında, bozkırın ortasında yükselen o yeni kontrol kulesine bakınca hissettiğim tam olarak bu: Görkemli bir çaresizlik. Esenboğa Havalimanı’nda yükselen o beton kütle, havacılık tarihine bir mühendislik harikası olarak değil, bir ‘mimari mizah’ örneği olarak geçmeye hazırlanıyor.
Sözcü’nün haberiyle sarsıldık ama aslında şaşırmadık; kule yapılmış, bitmiş, paralar dökülmüş ama küçük bir detay unutulmuş. Kule, pisti görmüyor. Pistin bir kısmını göremeyen bir hava trafik kontrol kulesi inşa etmek, sadece bizim coğrafyamıza has bir trajedi olabilir. Bu, bir terzinin dünyanın en pahalı kumaşından, kolu olmayan bir ceket dikmesine benziyor.
Düşünün, gökyüzünde süzülen tonlarca ağırlıktaki metal yığınlarını yöneten o insanlar, pencerelerinden baktıklarında güvenli bir iniş değil, başka bir binanın çatısını veya kendi hatalarının gölgesini görüyorlar. Pilot telsizden “Pistteyim” diyor, kuledeki görevli “İnanırım, öyle diyorsan öyledir” demek zorunda kalıyor. Modernite dediğimiz şey bu mudur? İleri teknolojiyle donatılmış, fiyakalı camlarla süslenmiş ama asli görevini yapamayan bir dev.
Bu olay bana yıllar önce Ankara’nın gri sokaklarında yürüdüğüm bir akşamüstünü hatırlattı. Eski bir mimar dostum, o zamanlar yeni yükselen gökdelenlere bakıp şöyle demişti: “Bu şehirde binalar yükseldikçe, insanların birbirini görme mesafesi kısalıyor.” O gün ne demek istediğini tam anlamamıştım. Bugün Esenboğa’daki o ‘kör kuleye’ bakınca, taşın ve betonun sadece manzaramızı değil, mantığımızı da nasıl kapattığını çok daha iyi anlıyorum.
Asıl acı olan ne biliyor musunuz? Bu hatanın bir ‘kaza’ olmaması. Bu, bir zihniyetin betonlaşmış halidir. “Kervan yolda düzülür” mantığının, planlamanın önüne geçtiği; liyakatin yerini “yapmış olmak için yapmanın” aldığı o karanlık noktanın ta kendisidir. Bir kule inşa edilirken hiç mi kimse bir simülasyon yapmadı? Hiç mi bir kontrolör çıkıp “Efendim, buradan bakınca sadece karşıki dağı görüyorum” demedi? Muhtemelen dediler ama sesleri, o inşaat gürültüsünün ve “bitirin şunu” talimatlarının arasında kaybolup gitti.
Bir an için kendimi o kulede, o camların arkasında hayal ediyorum. Önümde milyon dolarlık radarlar, yanımda dünyanın en gelişmiş haberleşme cihazları... Ama başımı kaldırıp dışarı baktığımda, emniyetini sağlamakla yükümlü olduğum o uçağın pistteki teker koyuşunu göremiyorum. O an kalbinizde hissedeceğiniz o boşluk, sadece bir güvenlik açığı değil; aynı zamanda bir vicdan sızısıdır. İnsan hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğu bir sektörde, “pardon, kule biraz kısa kalmış” ya da “önüne bina gelmiş” deme lüksümüz yok.
Ankara’nın sisi meşhurdur derler; uçağınız alçalırken o beyaz örtünün içine dalarsınız ve kulenin sizi güvenle yere indirmesini beklersiniz. Şimdi o sis, sadece pistin üzerinde değil, projeyi onaylayanların, denetleyenlerin ve inşa edenlerin zihinlerinde de asılı duruyor. Görmeyen bir gözün, karanlıkta yol göstermeye çalışması ne kadar güven verirse, bu kule de o kadar güven veriyor.
Belki de bu kuleyi yapanlar haklıdır. Belki de bizim artık bir şeyleri görmeye değil, sadece görmezden gelmeye ihtiyacımız vardır. Çünkü bakmakla görmek arasındaki o devasa uçurumda, biz her gün biraz daha kayboluyoruz. Esenboğa’nın kör kulesi, sadece uçakların değil, liyakatin ve aklın da iniş yapamadığı bir meydanın anıtı olarak orada durmaya devam edecek.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.