Asfaltın Üzerine Damlayan İnsanlık Bakiyesi
Bir korna sesiyle başlayan cinnetin, bir ömre mal olan o keskin bıçak ucu.
Asfaltın üzerine damlayan kan, taksimetrenin kırmızı rakamlarından daha hızlı akıyordu o an.
İstanbul’un o meşhur, o boğucu trafiğinde bir 'yol verme' meselesi yine bir yaşam mücadelesine dönüştü. Sarı bir arabanın içinde, ekmek parası peşinde koşan bir adamın sırtına, sadece üç saniye bekleyemeyen bir öfke saplandı.
Olay yerinde polis sirenleri çalarken, taksinin açık kalan radyosunda neşeli bir oyun havası çalıyordu. İşte bizim trajedimiz tam olarak bu; bir yanda kanayan bir hayat, diğer yanda hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam eden o şuursuz dünya.
Neden bu kadar doluyuz, neden her birimiz patlamaya hazır birer el bombası gibi dolaşıyoruz sokaklarda? Bir arabanın diğerinin önüne geçmesi, bir insanın canından daha mı kıymetli hale geldi?
Aslında o bıçak sadece o taksiciye saplanmadı; o bıçak, bu şehirde hâlâ ayakta tutmaya çalıştığımız o son kırıntı halindeki nezakete, sabra ve bir arada yaşama iradesine saplandı. Trafikte birbirimize 'önce siz buyurun' diyemediğimiz her an, aslında kendi sonumuzu biraz daha hızlandırıyoruz.
Bıçağı çeken elin sahibi, o an kazandığını sandı belki; yolu aldığını, üstünlük kurduğunu düşündü. Oysa o an kaybettiği şey, sadece özgürlüğü değil, bir daha asla geri kazanamayacağı insanlığıydı.
En acısı da ne biliyor musunuz? Hastaneye kaldırılan o şoförün koltuğunda, vites kolunun hemen yanında duran yarım kalmış bir simit ve bir termos çaydı. O adam, o sabah evden çıkarken akşam eve dönüp dönmeyeceğini değil, kaç müşteri bulacağını hesaplıyordu.
Şimdi bir yoğun bakım odasında, hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide yürüyor. Sırf birisi 'benim yolum daha öncelikli' dediği için, sırf birisi egosunu direksiyonun önüne koyduğu için.
Bu şehirde artık sadece trafik değil, kalpler de tıkanmış durumda. Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor, kimse kimsenin acısını duymuyor; herkes sadece 'ben' diyor, 'benim yolum', 'benim hakkım', 'benim öfkem'.
Oysa o asfaltın dili olsa da konuşsa; üzerine dökülen kaçıncı masum kanı olduğunu anlatsa bize. Belki o zaman anlarız ki, hiçbir yol, bir insanın kalbine giden yoldan daha önemli değildir.
Sözün bittiği yerdeyiz diyemiyorum, çünkü söz biteli çok oldu; artık sadece çığlıklar ve siren sesleri kaldı geriye. Yarın yine aynı yollara çıkacağız, yine aynı kavgalara meyilli olacağız; ama o taksi şoförünün koltuğundaki o yarım simidi hiç unutmayın.
Bir korna sesine sığdırdığınız o devasa öfke, aslında kendi aynanızdaki karanlıktan başka bir şey değil. Ve o karanlık, bir gün hepimizi yutacak kadar büyüdü artık.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.