Bir Bilet, Bir Bıçak ve Bitmeyen Yol
Sevginin bittiği yerde başlayan o korkunç mesafeye dair.
Bir insanın kalbini durdurmak için yüzlerce kilometre asfaltı eskitmek, sadece bir cinayet değil; bir iradenin karanlık zaferidir. O otobüs koltuğuna oturduğunda, muavinin ikram ettiği suyu içerken ya da mola yerinde dumanı tüten bir çorbaya kaşık sallarken zihninde sadece tek bir görüntü vardı: Bir kadının son nefesi.
Kilometrelerce yol gelmek... Bu ifade genellikle aşk şiirlerinde, kavuşma hikayelerinde, filmlerin o duygusal final sahnelerinde kullanılır. Mesafeler, sevginin büyüklüğünü kanıtlamak içindir normalde. Ama bu kez yol, bir vuslata değil, bir vahşete döşendi. Tek yönlü bir biletin üzerinde yazan varış noktası aslında bir şehrin terminali değil, bir kadının yaşam hakkıydı.
Cebindeki o biletle şehirden şehre geçerken, yan koltuğunda oturan yabancının hiçbir şeyden haberi yoktu. Belki yanındaki adamın yorgun bir aşık olduğunu sandı, belki iş arayan bir gariban. Oysa o koltukta oturan şey bir insan değil, bir infaz kararıydı. Kendi kendine verdiği o karanlık hükmü infaz etmek için sabırla bekleyen bir cellat.
Yollar uzadıkça insanın vicdanının da uzamasını, genişlemesini beklersiniz. Geçtiğiniz her şehirde, gördüğünüz her farklı hayatta öfkenizin biraz daha dağılmasını umarsınız. Ama bazıları için yol, öfkeyi soğutmak yerine bilemek için bir fırsattır. Her kilometrede o bıçağın ucu biraz daha sivrildi, her durakta o niyet biraz daha katılaştı.
Kızın o sabah uyandığında ne düşündüğünü hayal ediyorum. Belki güneşin odaya girişini izledi, belki de günün getireceği sıradan dertleri planladı. Akşam ne yiyeceğini, hangi arkadaşıyla dertleşeceğini düşündü. Oysa ölüm, şehirlerarası bir otobüsün bagajında değil, bir adamın kararmış zihninde ona doğru hızla yaklaşıyordu.
İşte tam burada, o korkunç sessizlikte bir ayrıntı çarpıyor kalbime: Kızın masasının üzerinde duran, henüz kurumamış bir oje şişesi ya da yarım bırakılmış bir kitap. Hayat bu kadar ince bir iplikle bağlıyken, birinin o ipliği koparmak için şehirler devirmesi ne büyük bir kibrin ürünüdür? Oje kurumadan, kitap bitmeden, hayat söndü.
Bu bir 'cinnet' değil. Cinnet anlıktır, kontrolsüzdür. Bu, lojistiği yapılmış, planlanmış, bütçesi ayrılmış bir yok etme operasyonu. Bir kadını 'mülkü' sanan o hastalıklı sahiplik duygusunun, harita üzerindeki kanlı izdüşümü. Yol boyunca durup dinlendiği her mola yerinde vazgeçebilirdi. Her tabelada geri dönebilirdi. Dönmedi.
Biz bu hikayeyi daha önce binlerce kez okuduk. Ama her seferinde o mesafenin soğukluğu, o planlı bekleyişin dehşeti bizi yeniden sarsıyor. Bir adamın, bir kadını öldürmek için gösterdiği o 'çaba', o 'kararlılık', keşke onu yaşatmak için gösterilseydi.
Şimdi o yol bitti. Otobüs terminale yanaştı, kapılar açıldı ve karanlık, şehre indi. Geriye kalan ise sadece birkaç satırlık bir gazete haberi ve bir daha asla tamamlanamayacak o yarım kalmış kitap oldu. Mesafeler artık anlamsız; çünkü o korkunç yolculuğun sonunda artık ne bir yol var ne de bir hayat.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.