Gökyüzünün Sert Tokadı: Hazırlıksız Yakalanmanın Anatomisi
Meteoroloji saat verdi ama biz ruhumuzdaki fırtınalara hiç saat kurmadık.
Şehir, birazdan yiyeceği o meşhur tokadı bekleyen günahkar bir çocuk gibi sessiz ve puslu. Sokaklarda hala yazdan kalma bir rehavet, insanların üzerinde ince hırkalar, dondurmacıların önünde son demlerini yaşayan kuyruklar var. Ama manşetler bağırıyor: “Meteoroloji saat verdi, hava çok sert değişecek.” Sert... Kelime ağızda dağılırken bile dişleri birbirine çarptırmaya yetiyor.
İstanbul’da hava değişimi sadece bir termometre meselesi değildir; bu bir toplumsal cinnet eşiğidir. Birazdan o rüzgar Boğaz’ın lacivertini griye boyayacak, vapurlar iskelelere dövülecek ve o meşhur “yağmur trafiği” radyolardan bir ağıt gibi yükselmeye başlayacak. Biz ise her seferinde olduğu gibi, sanki bu topraklara kış ilk kez uğruyormuş gibi şaşıracağız. Şaşırmak bizim milli sporumuz, unutmak ise en büyük maharetimiz.
Aslında korktuğumuz şey sadece ıslanmak ya da üşümek değil. Biz, hazırlıksız yakalanmaktan korkuyoruz. Oysa hayatımız ne zaman tam teçhizatlı geçti ki? Hangi ayrılığa, hangi ekonomik krize, hangi ani gidişe “tamam, ben hazırım” diyerek kucak açtık? Meteoroloji saat veriyor, peki ya hayat? Hayat hiçbir zaman saat vermedi. O hep en savunmasız anımızda, en ince hırkayla sokağa çıktığımızda vurdu darbesini.
Bugün Sözcü’nün o sert uyarısını okurken, aklıma yıllar önce tam da böyle bir havada kaybettiğim o eski şemsiye geldi. Beşiktaş sahilinde rüzgar şemsiyeyi elimden alıp denize fırlattığında, sadece bir eşyayı kaybetmemiştim. O an, doğanın karşısında ne kadar aciz, ne kadar çıplak olduğumuzu iliklerime kadar hissetmiştim. İnsan, teknolojiyle doğayı yendiğini sanıyor ama bir rüzgar hamlesiyle karizması yerle bir oluyor.
Şu an pencerelerin kenarına tünemiş kediler bile bir tuhaflık olduğunun farkında. Gökyüzü, suçunu itiraf etmeye hazırlanan bir tanık gibi ağır ağır renk değiştiriyor. Birazdan o “sert” değişim kapıyı çalacak. Önce toz kalkacak yerden, sonra çöp konteynırlarının kapakları ritim tutmaya başlayacak. Ve biz, sıcak odalarımızda kahvemizi yudumlarken, dışarıda kalmak zorunda olanları, evi olmayanları, sığınacak bir saçak altı arayanları bir anlığına düşünüp sonra hemen Netflix dizimize döneceğiz.
Asıl sarsıcı olan ne biliyor musunuz? Geçen kış tam da bu vakitler, dedemin eski paltosunun cebinde unutulmuş bir not bulmuştum. Rutubet kokulu kağıtta sadece şu yazıyordu: “Kış gelince gölge veren ağaçları unutma.” Biz yazın gölgesine sığındığımız ağaçları, kışın rüzgarda tek başlarına bıraktık. Şimdi o ağaçlar intikam alır gibi sallanacak tepemizde. Doğanın adaleti, insanın adaletine benzemez; o sert değişir ama hep haklıdır.
Birazdan o rüzgar sadece pencereleri değil, kalplerin o tozlu köşelerini de yoklayacak. Tozlar havalanacak, eski defterler açılacak. Belki de bu yüzden bu kadar geriliyoruz hava durumunu duyunca. Çünkü dışarıdaki fırtına, içerideki sessizliği bozmaya yeminli geliyor.
Hazırlanın. Paltoları değil, sabrınızı ve anılarınızı en üst rafa koyun. Çünkü bu gece rüzgar sadece yağmuru değil, geçmişin soğuğunu da getirecek. Saat tıkır tıkır işliyor. Gökyüzü gardını aldı, biz ise hala açık veriyoruz. Sert bir değişim geliyor ve biz, her zamanki gibi, fırtınanın tam ortasında kendimizi bulana dek bu sessizliğe inanmaya devam edeceğiz.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.