O Koltukta Oturmanın Bir Bedeli Vardır
Tarih, mazeret bildirenleri değil, o mirasa omuz verenleri yazar.
Bazı koltuklar, üzerine oturanın omurgasını eritmek gibi tuhaf bir özelliğe sahip. Oraya yerleşince ilk unutulan şey, o koltuğun hangi temeller üzerine kurulduğu, o odaların hangi bedellerle kiralandığı oluyor.
Bakıyorsunuz, yine bir anma günü yaklaşırken "ani bir rahatsızlık" peyda oluyor. Ya da çok mühim, ertelenemez, devletin bekasını ilgilendiren (!) bir toplantı çıkıveriyor aniden. Bahaneler bakkal dükkanında satılsa, bu kadar çabuk tükenmezdi. Ama bizimkilerde stok sınırsız; her mevsime, her siyasi iklime uygun bir "mazeret" mutlaka bulunur.
Atatürk’ü anmamak için gösterilen bu üstün yaratıcılık, keşke memleketin gerçek sorunlarını çözmek için kullanılsaydı. O zaman bugün bambaşka bir Türkiye’yi, bambaşka bir refah seviyesini konuşuyor olurduk. Sözcü’nün manşetinde o malum haberi okuyunca şaşırdık mı? Elbette hayır. Sadece derin bir "yine mi?" yorgunluğu çöktü omuzlarımıza.
Oysa o koltuklar, gökten zembille inmedi. O makam odalarının kapısındaki tabelalar, Dumlupınar’ın tozunda, Sakarya’nın kanında, Kocatepe’nin ayazında yazıldı. Bir insan, varlığını borçlu olduğu birine teşekkür etmekten neden imtina eder? Neden o iki dakikalık saygı duruşu, bazılarına saatlerce süren bir işkence gibi gelir?
Mesele sadece bir isim, bir fotoğraf ya da bir tören meselesi değildir. Mesele, bu toprakların tapusunu alan iradeyle hesaplaşma hırsıdır. Mesele, Cumhuriyet'in getirdiği o eşitlikçi ruhun, kendi feodal zihniyetlerine ağır gelmesidir. Bahaneler, sadece bu gerçeği örtmeye yarayan yamalı bohçalardır.
Size bir şey anlatayım; geçen yıl Ankara’da, Ulus civarında eski binaların arasında bir ara sokaktaydım. Saat tam dokuzu beş geçiyordu. Siren sesleri şehri kapladığında, hayat bir film karesi gibi donuverdi. Trafik durdu, insanlar araçlarından indi, rüzgar bile sustu sanki.
O sırada yüksek bir inşaat iskelesinde çalışan, üzeri başı çimento tozu içinde bir işçi gördüm. Elindeki malayı öylece bıraktı, o yüksekliğin üzerinde, tehlikeye falan aldırmadan öyle bir dikildi ki... Elleri yanlarına yapışık, başı hafifçe öne eğik, ama omuzları dimdik. O an anladım; vefa dediğin şey makamda değil, vicdanda başlıyormuş.
O işçinin omuzlarındaki vakarla, klimalı odalarında "bahane" üretenlerin o sinsi ezikliği arasındaki uçurum, bu ülkenin asıl gerçeğidir. Biri her şeyini borçlu olduğu o isme selam dururken, diğeri o ismi silmek için takvim yapraklarıyla kavga ediyor.
Tarih, mazeret bildirenleri, "hastayım" diyerek kaçanları, "işim vardı" diye saklananları asla yazmaz. Tarih, sadece dik duranları, rüzgara karşı yürüyenleri ve emanete sahip çıkanları kaydeder. Bugün o anma törenlerine katılmamak için bin dereden su getirenler, yarın o suyun içinde kendi sessizliklerinde boğulacaklarını unutuyorlar.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir şahıs değildir. O, bir fikirdir, bir hürriyet çığlığıdır, bir ayağa kalkış destanıdır. Bir fikri yok sayamazsınız. Bir çığlığı susturamazsınız. Ve bir destanı, uyduruk sağlık raporlarıyla ya da son dakika programlarıyla tarihin tozlu raflarına kaldıramazsınız.
Unutmayın ki, o "bahane" bulduğunuz her an, aslında kendi meşruiyetinizden bir parça koparıp atıyorsunuz. Kendi köklerinizi baltalıyor, üzerine oturduğunuz o meşhur koltuğun ayaklarını kesiyorsunuz. Yarın o koltuklardan kalktığınızda, arkanızda ne bir başarı hikayesi kalacak ne de bir saygı nişanesi. Sadece "o gün orada yoktu" denilecek.
Biz ise orada olmaya devam edeceğiz. Sokaklarda, meydanlarda, fabrikalarda ve tarlalarda... O'nu anmak için bahaneye değil, sadece bir kalbe ve bir hafızaya ihtiyacımız var. Ve o kalp, bu milletin göğsünde hala aslanlar gibi çarpıyor. Sizin bahaneleriniz ise, sadece kendi korkularınızın kâğıttan kuleleridir; ilk rüzgarda yıkılmaya mahkumdur.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.