Boş Tabakların Diplomasisi
Tahran ve Washington arasındaki o bitmeyen 'önce sen' oyunu aslında kimin için oynanıyor?
Diplomasinin o soğuk masalarında oturanlar, aslında birbirlerinin gözlerinin içine değil, ceplerindeki boşluğa bakıyorlar. Tahran’dan yükselen o son ses, tanıdık bir yankı gibi kulaklarımıza çarpıyor: "Önce taahhütler, sonra müzakere." Bu cümle, sadece bir diplomatik şart değil; bir kale kapısının sürgüsünü çekerken çıkarılan o metalik ve sert sestir.
İran basını, devletin en üst kademelerinden gelen bu kararlılığı manşetlerine taşırken, aslında bize bir satranç tahtasını değil, bir kör dövüşünü anlatıyor. ABD’nin verdiği sözleri birer hayalet gibi havada asılı bıraktığı o 2015 ruhu, bugün Tahran’ın tozlu sokaklarında bir öfke nöbetine dönüşmüş durumda. Kimse kimseye güvenmiyor, ama herkes birbirine muhtaç.
Siyasetin bu yüksek irtifalı oyunlarında unutulan bir şey var: Zaman. Washington’daki klimalı odalarda strateji raporları hazırlayanlar ile Tahran’daki kapalı çarşının nabzını tutanlar aynı dili konuşmuyor. Biri seçim anketlerine bakıyor, diğeri ise sofradaki ekmeğin küçülen gramajına.
Geçtiğimiz yıllarda Tahran’ın kuzeyinde, küçük bir kitapçıda yaşlı bir adamla tanışmıştım. Elinde eski bir Fransızca roman vardı. Bana bakıp, "Evlat," demişti, "bizim ülkemizde dünya ile aramızdaki mesafe, bir imza kadar yakın ama bir okyanus kadar uzaktır." O gün bu sözün sadece bir edebiyat parçası olduğunu sanmıştım. Yanılmışım.
Bugün İran’ın "taahhütler yerine getirilmeden masaya oturmayız" resti, aslında o yaşlı adamın bahsettiği okyanusu daha da derinleştiriyor. Bu, sadece bir dış politika hamlesi değil; içerdeki gururu ayakta tutma çabasıdır. Çünkü bir devlet, halkına refah veremediğinde ona en azından 'dik duruş' satmak zorundadır.
Asıl trajediyi ise geçen hafta bir sosyal medya videosunda gördüm; bu benim için bu haftanın en sarsıcı anıydı. İsfahan’da genç bir adam, televizyonda bu müzakere haberleri dönerken ekranın karşısına geçmiş, elindeki boş tabağı gösteriyordu. Hiç konuşmuyordu. Sadece tabağı ekrana yaklaştırıyor ve haber spikerinin "ulusal çıkarlar" dediği anda tabağı yere bırakıp gidiyordu. O tabağın yere çarpma sesi, Tahran’dan gelen tüm o resmi açıklamalardan daha gürültülüydü.
Washington cephesi ise kendi içindeki karmaşayla boğulmuş durumda. Bir sonraki seçimin korkusu, verilen sözlerin tutulmasından daha ağır basıyor. Beyaz Saray’ın koridorlarında İran meselesi, çözülmesi gereken bir sorundan ziyade, rakibe karşı kullanılacak bir koz olarak görülüyor. Verilen sözlerin tutulmaması bir hata değil, bir tercih haline gelmiş.
Şimdi sormak lazım: Bu kilit ne zaman açılır? İki taraf da anahtarı diğerinin cebinde sanıyor. Oysa anahtar, masada bırakılan o eski, tozlu dürüstlük kırıntılarında saklı. İran, haklı bir inatla "önce sen" diyor. ABD ise "önce masaya gel" diye diretiyor. Bu, bir tren kazasının ağır çekim görüntüsü gibi.
Sonuçta olan yine o İsfahanlı gence, Tahranlı kitapçıya ve Washington’ın banliyölerinde hayatın pahalılığından yılan sıradan insana oluyor. Diplomasi, bazen çözmek için değil, çözümsüzlüğü yönetmek için kullanılır. Bugün İran basınından yansıyanlar, bize çözümsüzlüğün ne kadar iyi yönetildiğini bir kez daha kanıtlıyor.
Masada kimse yok, ama sandalyeler çoktan ısınmış. Herkes bir diğerinin ilk adımı atmasını beklerken, dünya dönmeye ve insanlar kaybetmeye devam ediyor. Belki de asıl mesele taahhütler değil, o masaya oturacak cesaretin artık kimsede kalmamış olmasıdır.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.