Maneviyat Borsasında Endeks Yükseliyor: Gözyaşının Kuru Kaç?
Sultanahmet meydanından TikTok canlı yayınlarına uzanan o tuhaf ve kârlı yolculuğun anatomisi.
İmanın tartılmadığı bir dünyada, bir damla gözyaşının kaç TL ettiğini nihayet canlı yayında öğrendik. Hatırlarsınız, Sultanahmet Meydanı’nın o ağır manevi havasında, dev ekranların önünde titreyen bir sesle 'Hocam...' diye söze başlayan o çocukları. Nihat Hatipoğlu’nun şefkatli bakışları altında sorulan o sorular, aslında birer masumiyet beyanı değil, geleceğin dijital holdinglerinin ilk halka arzıymış meğer.
Bugün o çocukların banka hesaplarını, lüks araçlarını ve saniyeler içinde kazandıkları servetleri konuşuyoruz. Ekranın o puslu, loş ve huşu dolu atmosferinden çıkıp TikTok’un neon ışıkları altına transfer olan bu 'manevi şöhret', bize modern zamanın en büyük takasını gösteriyor. Biz onları izlerken ağlıyorduk, onlar ise meğer sadece doğru frekansı bekliyorlarmış.
Televizyon stüdyolarında 'günah mı?' diye soran o saf dimağlar, bugün algoritmanın efendisine dönüşmüş durumda. Bu dönüşüm sadece bir başarı hikayesi değil, aynı zamanda toplumun kutsalla kurduğu ilişkinin nasıl bir 'içerik üretimine' dönüştüğünün de kanıtı. Artık dua etmek için seccadeye değil, etkileşim almak için kameraya ihtiyaç duyuluyor.
Asıl mesele bu gençlerin ne kadar kazandığı değil elbette; helali hoş olsun, herkes nasibini yer. Asıl mesele, o masumiyetin bir pazarlama stratejisine nasıl bu kadar hızlı meze edilebildiği. Bir zamanlar ekran başında 'Vah yavrum, ne kadar da dertli' diyerek mendil ıslatan teyzeler, şimdi o 'yavrunun' lüks hayatını izlerken hangi boşluğa düşüyorlar acaba?
Geçen gün eski bir program kaydına rastladım; henüz 'fenomen' olmamış, sadece bir çocuk olarak orada duruyordu. Gözlerindeki o gerçek parıltıyı gördüğümde içim sızladı. O an, o çocuğun sadece bir soru sormadığını, aslında hepimizin ortak vicdanına bir ayna tuttuğunu fark ettim. Şimdi o aynanın yerinde pikseller ve bağış butonları var; işte bu, insanın içini acıtan o gerçek kırılma noktası.
Biz bu çocukları bizden biri oldukları için sevdik, ama onlar bizden farklı olmayı, hatta bizden üstün olmayı seçtiler. Maneviyatın o mütevazı hırkasını çıkarıp, markalı ceketlerin ışıltısına büründüler. Bu bir sınıf atlama hikayesi mi, yoksa bir kimlik kaybı mı? Belki de her ikisi birden.
Sistem, en saf duyguyu bile alıp ambalajlamayı ve üzerine bir barkod yapıştırmayı çok iyi biliyor. Dün 'Hocam, sevdiğime kavuşur muyum?' diye ağlayan genç, bugün 'Arkadaşlar yayını paylaşalım, hediye gönderin' diye bağırıyor. Aradaki o ince çizgi, aslında toplumun ahlaki pusulasının ne yöne saptığını da gösteriyor.
Sonuçta hepimiz bu tiyatronun birer izleyicisiyiz. Onlar soruyor, biz ağlıyoruz; onlar kazanıyor, biz şaşırıyoruz. Ama unutulmamalı ki, ekran kapandığında ve ışıklar söndüğünde, geriye kalan tek gerçek kazanç, bir insanın cebindeki para değil, o ilk günkü masumiyetinden ne kadarını yanında götürebildiğidir.
Şimdi sormak lazım: Algoritmalar cennete gider mi bilmem ama, bu hızla gidersek biz o eski Sultanahmet akşamlarındaki samimiyeti bir daha asla bulamayacağız. Çünkü artık her şeyin bir fiyatı var ve ne yazık ki maneviyat, bu borsada en çok spekülasyon yapılan kağıt haline geldi.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.