Asfaltın Soğuğunda Yarım Kalan Bir Teneffüs
Samsun’da devrilen sadece bir okul servisi değil, çocukların yarınlarına olan borcumuzdur.
Asfaltın soğuğuyla tanışan ilk şey, bir öğrencinin sırt çantasından fırlayan o yarım kalmış elma oldu. Metalin asfalta sürtünürken çıkardığı o tiz çığlık, sabahın sessizliğini değil, aslında vicdanımızın derin uykusunu böldü. Samsun’da bir otobüs yan yattı; içinde dokuz öğrenci, toplam on bir can, hayalleriyle birlikte savruldu.
Dokuz çocuk. Onlar için o sabah, sadece bir başka okul günüydü. Belki ilk dersin sınavından korkuyorlardı, belki de öğle arasında yapacakları maçın heyecanı içindeydiler. Şimdi ise bir hastane odasının beyaz tavanına bakıp, o korkunç sarsıntının izlerini silmeye çalışıyorlar.
Biz bu manşetlere alışalı çok oldu, asıl felaketimiz de bu zaten. "Otobüs yan yattı" diyoruz, sanki rüzgarda devrilen bir saksıdan bahseder gibi. Oysa o metal yığınının içinde devrilen bir ülkenin geleceğidir. O virajı alamayan sadece bir şoför veya bir araç değil; denetimsizliğimiz, "bir şey olmaz"cılığımız ve insan hayatını ucuza kapatan o devasa mekanizmadır.
Olay yerinden gelen fotoğraflara bakıyorum. Etrafa saçılmış defterler, kalem kutuları, bir yanı çamur olmuş bir hırka... İşte o an, kalbime bir ağırlık çöküyor. O hırkanın sahibi, sabah evden çıkarken annesi tarafından "sıkı giyin" diye tembihlenmişti muhtemelen. Annesinin dualarla uğurladığı o çocuk, şimdi bir ambulansın siren sesleri arasında hayata tutunmaya çalışıyor.
Şaşırtıcı olan ne biliyor musunuz? Her kazadan sonra verilen o beylik demeçlerin aynılığı. "İnceleme başlatıldı", "Gereken yapılacak", "Takipçisiyiz"... Oysa o virajın neden o kadar keskin olduğu, o aracın lastiklerinin durumu veya o şoförün kaç saattir direksiyon başında olduğu hep birer ayrıntı olarak kalıyor. Biz sonuçlarla ilgileniyoruz, nedenler ise bir sonraki kazaya kadar rafa kaldırılıyor.
Bugün Samsun’da o otobüsün camından dışarı fırlayan sadece bir kalemtıraş değildi. O kalemtıraş, bir çocuğun dünyayı daha keskin, daha net görme çabasının bir parçasıydı. Şimdi o çaba, yol kenarındaki bir su birikintisinin içinde kaybolup gitti. Bir çocuğun zihnindeki o berraklığın yerini, artık ömür boyu taşıyacağı bir kaza travması aldı.
Sadece yaralı sayılarına bakıp geçiyoruz. On bir yaralı. Dokuzu öğrenci. İstatistikler can yakmaz, rakamların kanı akmaz çünkü. Ama o dokuz çocuğun her birinin evinde şu an kopan fırtınayı, o anne babaların hastane koridorlarındaki çaresiz bekleyişini hangi rakamla ölçebilirsiniz? Bir annenin, çocuğunun kanlı önlüğünü eline aldığı o anki sessizliği hangi manşete sığdırabilirsiniz?
Asıl mesele, o otobüsün neden yan yattığı değil, bizim bu düzeni neden hala ayağa kaldıramadığımızdır. Her sabah binlerce evladı yollara döküyoruz. Onları devlete, sisteme, yollara emanet ediyoruz. Ve her akşam, sağ salim eve döndüklerinde gizli bir şükür çekiyoruz içimizden. Çünkü biliyoruz ki, o yollarda can güvenliğimiz bir pamuk ipliğine bağlı.
Samsun’daki o viraj, aslında hepimizin her gün geçtiği bir yolun sembolüdür. İhmallerin, denetimsizliğin ve insan hayatına verilen değerin sınandığı bir viraj. Bugün o virajı dokuz çocuk alamadı. Yarın hangi virajda, hangi canımızın savrulacağını bilmeden yaşamaya devam ediyoruz.
Artık yeter demek bile lüks kaçıyor bu coğrafyada. Sadece susup, o yarım kalmış elmanın asfalt üzerindeki yalnızlığına bakıyoruz. Ve umuyoruz ki, o hastane odalarındaki çocuklar, biz yetişkinlerin beceremediği o güvenli dünyayı bir gün kendi elleriyle kurarlar. Çünkü biz, onlara bir okul yolunu bile çok gördük.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.