Kantin Camındaki Zehirli Renklerin Sonu
Bir genelgeyle çocukların sağlığı kurtulur mu, yoksa mesele mideden daha mı derin?
Okul kantinindeki o ağır, genzi yakan yağ kokusu aslında bir neslin sessizce zehirlenmesinin resmi parfümüydü. Yıllarca o daracık demir parmaklıklı pencerelerden uzatılan terli banknotlarla sadece 'karın doyurmadık'; biz o tezgahlarda geleceğin kronik hastalıklarını, odaklanma eşiği yerle bir olmuş gençlerini ve şeker komasına girmeye hazır bir toplumu inşa ettik.
Şimdi bir devrimden bahsediliyor; Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda sağlığa zararlı o albenili paketlerin, asitli içeceklerin ve içinde ne olduğu belirsiz nişasta bazlı şeker yığınlarının satışını tamamen yasaklıyor. Geç kalmış bir uyanış mı, yoksa sadece bir halkla ilişkiler hamlesi mi? Bunu zamanın acımasız terazisi gösterecek.
Ancak kantin sırasındaki o kaosu bizzat solumuş olanlar bilir; o itiş kakışın içinde sadece çocuksu bir açlık yoktu, kontrolsüz bir tüketim canavarının ilk diş çıkarma töreni vardı. Bizim çocukluğumuzda 'kantinci amca' mahallenin bir parçasıydı, güvenin simgesiydi.
Tostun arasına sıkıştırdığı o incecik, rengi fazla kırmızı salamın tadı hala damağımızda bir nostalji gibi dursa da, o salamın içindeki koruyucuların faturasını bugün hastane koridorlarında ödüyoruz. Erken yaşta başlayan insülin dirençleri, obeziteyle boğuşan çocuk gövdeleri tesadüf değil, bir tercihin sonucuydu.
Neon Işıltılı Tehlike
Geçen hafta bir ilkokulun parmaklıkları önünde durup çocukları izledim. Elinde devasa, neon mavi renkli bir enerji içeceğiyle koşan, en fazla on yaşlarında bir çocuk çarptı gözüme. Gözlerindeki o tuhaf, yapay ışıltı aslında vücuduna giren aşırı dozda kafein ve şekerin yarattığı geçici bir illüzyondan ibaretti.
İşte o an, tam göğsümün ortasında bir sızı hissettim. O çocuk, o zehri yudumlarken kendini 'büyümüş' ve 'güçlü' hissediyordu; oysa o sırada küçücük kalbi bir maraton koşucusunun temposunda, yorgunluktan bitap düşmek üzere çarpıyordu. Bu bir çocuk tercihi değil, bu devasa bir endüstrinin savunmasız bir zihni kuşatmasıdır.
Yasaklar her zaman mutlak çözüm getirmez, bunu hepimiz biliyoruz. Bir şeyi yasakladığınızda, onu 'ulaşılmaz' ve dolayısıyla 'daha cazip' kılma riskini de göze alırsınız. Ancak okul, bir çocuğun hayatındaki en güvenli kale olmak zorundadır.
Evdeki mutfağa müdahale edemeyebiliriz ama devletin çatısı altında, eğitim verilen bir yuvada 'zehir' satılmasına göz yummak, geleceğe ihanettir. Şimdi o raflar boşalacak. Peki, o neon renkli, gıcırdayan paketlerin yerini ne alacak?
Sadece bir elma mı? Bir avuç ceviz mi? Yoksa sadece büyük bir boşluk mu? Mesele sadece rafları boşaltmak değil, çocukların zihnindeki 'ödül' kavramını değiştirebilmekte yatıyor. Eğer biz evde brokoliyi bir ceza, paketli gıdayı ise bir başarı ödülü olarak sunmaya devam edersek, okulda neyi yasaklarsanız yasaklayın, o çocuk okul çıkışındaki ilk markete bir bağımlı hırsıyla koşacaktır.
Damak tadı yedi
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.