Eşiğin Ötesindeki Çıplaklık
Bir kapı önü hikayesi: Sadece ayakkabılarımızı mı çalıyorlar, yoksa mahremiyetimizi mi?
Kapınızın önündeki o bir çift ayakkabı, aslında evinize giden yolun ilk cümlesidir. Oraya öylece, biraz yorgun, biraz tozlu ama ait olduğu yere duyduğu güvenle bırakılmışlardır. Şimdi ise o cümleler birer birer siliniyor; birileri apartman boşluklarında, gece yarısı mesaisinde sessiz bir 'hasat' yapıyor.
Sözcü’nün haberini okurken sadece bir asayiş vakası görmedim. Katları tek tek gezip, daire önlerindeki ayakkabıları torbalarına dolduran o gölgeler, aslında bizim en savunmasız alışkanlığımızı hedef alıyorlar. Bizim kültürümüzde ev, kapı eşiğinde başlar. Ayakkabıyı dışarıda bırakmak, içeriye dışarının kirini sokmamaktır; bir nevi arınma ritüelidir.
Hırsız, sadece deriyi veya tabanı çalmıyor. O koridordaki sessiz güveni, komşuluk hukukunun o görünmez perdesini de yırtıp atıyor. Düşünsenize, bir sabah işe gitmek için kapıyı açıyorsunuz ve orada olması gereken o eski, emektar dostlarınız yok. Bir boşluk, ani bir çıplaklık hissi... Sanki birisi mahremiyetinizin en dış katmanını soyup götürmüş gibi.
Bu hırsızlık biçimi, organize bir arsızlığın en çiğ hali. Adamlar binaya giriyor, en üst kattan başlıyor ve bir ayakkabı mağazası deposunu boşaltır gibi her kapının önünden birer hatıra topluyorlar. Beğenmediklerini kenara itiyor, markalı olanları torbaya atıyorlar. Bu sadece bir hırsızlık değil, bir 'seçicilik' küstahlığıdır.
Geçenlerde benzer bir olay yaşayan bir dostumun anlattıkları hala kulaklarımda. 'En çok oğlumun ilk kramponlarına yandım' demişti. 'Daha yeni almıştık, hafta sonu çıkacağı ilk maç için hevesle kapının önünde bekletiyordu.' İşte o an anladım; çalınan şey bir meta değil, bir çocuğun yarın sabahki heyecanıydı. Hırsızın torbasına giren o küçük kramponlar, o evde bir gecede büyümesi gereken, adalete dair ilk yarasını alan bir çocuk bıraktı geride.
Artık çelik kapılarımız yetmiyor. Kameralar her köşede, şifreler her girişte, her asansörde bir göz var... Ama yine de o koridorlardaki 'ev hali'mizi koruyamıyoruz. Eskiden ayakkabısı çalınan eve mahalleli gizlice yeni bir çift bırakırdı, ayıp sayılır, duyulmasın istenirdi. Şimdi ise sadece 'Kamera kayıtlarına bakalım' diyoruz. Dayanışmanın yerini teknik bir takip, sıcaklığın yerini ise soğuk bir şüphe aldı.
Bir insanın adımlarını çalmak, ona gideceği yolu unutturmaya çalışmak gibidir. Haberdeki o görüntülerde hırsızların ne kadar rahat olduğunu gördünüz mü? Sanki markette reyon geziyorlar. Bu cüret, sadece güvenlik zafiyetinden gelmiyor. Bu cüret, 'nasıl olsa bir şey olmaz' duygusunun, cezasızlık algısının topluma sinmiş halidir. Sokaktaki sahipsizlik, apartman boşluklarına kadar sızmış durumda.
Ayakkabı, bir insanın biyografisidir. Nereye gittiğinin, ne kadar yorulduğunun, hangi yollardan geçtiğinin sessiz tanığıdır. Onları kapı önünden toplayıp götürmek, o insanların hikayelerini bir çuvala hapsedip hurdacı fiyatına satmaktır. Toplumsal çürüme dediğimiz şey tam da budur: Başkasının emeğini, anısını ve en temel güven duygusunu üç beş kuruşa meze etmek.
Yarın sabah kapınızı açtığınızda o ayakkabıları orada bulursanız, onlara sadece bir eşya gibi bakmayın. Onlar sizin dış dünyayla aranızdaki son kale, son samimiyet kırıntısı. Ve ne yazık ki, o kalede artık nöbet tutmak zorundayız. Çünkü artık sadece paramızı değil, kapımızın önündeki o mütevazı varlığımızı, o 'evde olma' hissimizi bile çok gören bir karanlıkla karşı karşıyayız.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.