Kendi Mutfağına Güvenmeyen Aşçının Hikayesi
Varlık Fonu’nun tepesindeki isim bile rotayı başka kıtaya kırıyorsa, bize hangi masalı anlatıyorsunuz?
Bir ülkenin kasasının anahtarını teslim ettiğiniz adam, kendi cüzdanını başka bir ülkenin kapısına bırakıyorsa; orada artık rakamlar değil, haysiyet konuşur.
Sözcü’nün haberi önüme düştüğünde önce "yanlış okuyorum herhalde" dedim. Türkiye Varlık Fonu (TVF) dediğimiz yapı, bu toprakların en değerli varlıklarını bir sepete koyup, dünyaya "Gelin, bize güvenin, buraya yatırım yapın" demek için kurulmadı mı? Kuruldu. Ama görünen o ki, o fonun tepesindeki isimlerden biri, kendi kurduğu sofraya oturmak yerine Cezayir’de kendine yeni bir mutfak kurmayı tercih etmiş.
Erişah Arıcan’ın başında olduğu, Türkiye’nin devlerini yöneten o yapının yönetim kurulu üyesi, yatırımını Türkiye’ye değil, Kuzey Afrika’nın sıcak kumlarına yapmış. Şaka gibi ama değil; trajikomik ama güldürmüyor. Şimdi sormak lazım: Kendi yöneticisinin bile "burada değil, orada kazanırım" dediği bir ülkeye, hangi yabancı sermaye neden gelsin?
Siz dışarıya çıkıp "Türkiye güvenli liman" diye bağırırken, yan koltuğunuzdaki mesai arkadaşınız gizlice limandan ayrılan ilk gemiye biniyorsa, o limanda fırtına var demektir. Bu sadece bir ekonomi haberi değil, bu bir itirafnamedir. "Biz burayı yönetiyoruz ama geleceğimizi burada görmüyoruz" demenin diplomatik olmayan, en çıplak halidir.
İnsan gerçekten hayret ediyor. Hani biz bir gemideydik? Hani hepimiz aynı kaderi paylaşıyorduk? Meğer geminin kaptan köşkünde oturanlar, filikaları çoktan başka kıyılara bağlamış, üzerlerine de "özel yatırım" brandası çekmişler.
Burada bir parantez açalım. Ticaret serbesttir, yatırım özgürdür, eyvallah. Ama etik denilen o görünmez duvar, bazen kanunlardan daha kalındır. Bir devletin en stratejik fonunu yöneteceksiniz, göreviniz ülkeye sermaye çekmek olacak, sonra o devletin ekonomisine "pardon" deyip paranızı Cezayir’e gömeceksiniz. Bu, sadece bir yatırım kararı değildir. Bu, "Ben sizin anlattığınız o pembe tablolara kendim bile inanmıyorum" demektir.
Haberi okurken bir an durup düşündüm. Sokaktaki vatandaşın, üç kuruş birikimini "ülke kazansın" diye kur korumalı mevduata bağladığı, altınını bozdurduğu, borsada umut aradığı o safiyane inancı hatırladım. O an içimde bir şey cız etti. Vatandaşın vatan sevgisini, yöneticinin kâr hırsıyla aynı teraziye koyduğumuzda, kefenin ne kadar adaletsiz olduğunu bir kez daha gördüm. Bizim payımıza sabır ve yerlilik nutukları, onların payına Cezayir’de fabrika kurmak düşüyor.
Sahi, Cezayir’de ne var da Türkiye’de yok? Ucuz enerji mi? Vergi avantajı mı? Yoksa sadece, yarın ne olacağını kestiremedikleri bir sistemden sermaye kaçırma telaşı mı? Eğer bu ülkenin en tepesindeki isimler, paralarını sınır ötesine taşıyorsa, biz hangi "yerli ve milli" kalkınmadan bahsediyoruz?
Bu tablo, bir yönetim zafiyetinden fazlasıdır. Bu, bir inanç iflasıdır. Kendi mutfağındaki yemeği yemeyen aşçıya kimse müşteri olmaz. Kendi ülkesine yatırım yapmayan Varlık Fonu yöneticisinin olduğu yere de yatırımcı gelmez, sadece izlemeye gelir; o da nasıl battığımızı görmek için.
Şimdi o koltuklarda oturup, yabancı heyetlere sunum yaparken yüzünüz hiç mi kızarmayacak? "Biz gelmiyoruz ama siz gelin, burası çok güzel" mi diyeceksiniz? Cezayir uzak olabilir ama bu gerçekler çok yakın. Ve bu gerçekler, artık mızrağın çuvala sığmadığını, aksine çuvalı delip geçtiğini bağırıyor.
Sermayenin vatanı olmaz derler ya, meğer o koltuklarda oturanların da pusulası sadece kendi cüzdanlarına ayarlıymış. Yazık, hem de çok yazık.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.