Lavabonun Altındaki Sessiz Cinayet Mahalli
Bir kaşık kızartma yağı, bir milyon litre suyu nasıl boğar?
Mutfak lavabosunun o karanlık deliğine döktüğünüz her damla yağ, aslında bir şehrin damarlarını tıkayan sessiz bir katildir. O anlık kurtuluş hissi, o 'gözden ırak olan gönülden de ırak olur' mantığı, yerin metrelerce altında devasa bir felakete dönüşüyor. Çoğumuz o 'foşş' sesini duyduğumuzda her şeyin bittiğini, kirliliğin akıp gittiğini sanıyoruz. Oysa o sarımtırak sıvı, boruların içinde soğuyup katılaşırken, kentin yeraltı labirentlerinde bir canavara dönüşüyor.
Sözcü gazetesinin manşetinde okuduğumuz o yeni yasak, aslında bir 'yasak' değil, bir hayatta kalma çabasıdır. Artık o kızartma yağlarını pervasızca lavaboya boşaltma devri kapanıyor. Çünkü doğa, bizim konfor düşkünlüğümüzü ve tembelliğimizi daha fazla taşıyamıyor. Medeniyet dediğimiz şey, atığını nereye bırakacağını bilmekle başlar.
Geçenlerde eski bir belediye işçisiyle, kanalizasyon temizliğinden dönen o yorgun adamla bir çay içmiştim. Ellerindeki o çıkmayan kokuyu değil, gözlerindeki o saf öfkeyi anlatmalıyım size. "Siz yukarıda patates kızartıyorsunuz," demişti, "biz aşağıda sizin o donmuş yağlarınızdan oluşan beyaz kayaları balyozla kırıyoruz."
Düşünsenize, bir kentin altında, bizim mutfak keyfimizden artan kaskatı bir nefret tabakası birikiyor. Tesisatçıların 'fatberg' dediği o yağ dağları, kanalizasyon sistemlerini felç ediyor. Borular daralıyor, şehir nefes alamıyor; en ufak bir yağmurda sokaklarımızın birer göle dönüşmesi işte tam da bu yüzden. Biz kendi ellerimizle şehrin atardamarlarını kolesterolle dolduruyoruz.
Tek bir litre bitkisel atık yağın, tam bir milyon litre içme suyunu kirlettiği gerçeği... Rakamların soğukluğu bazen gerçeğin dehşetini örtüyor. Bir milyon litre su ne demek biliyor musunuz? Orta boy bir olimpik havuzun yarısını dolduracak kadar su. Bir insanın ömrü boyunca içeceği sudan kat kat fazlası, sadece bir tavanın dibinde kalan yağ yüzünden içilemez, kullanılamaz hale geliyor.
Şimdi devlet diyor ki; "Dur!". Bu yeni düzenleme, sadece bir ceza mekanizması değil, bir ayna tutma eylemidir. Kendi pisliğimizi en yakın deliğe süpürme alışkanlığımızdan vazgeçmemiz isteniyor. Artık o yağlar biriktirilecek, geri dönüşüme gidecek, belki bir aracın deposunda yakıta dönüşecek. Çöp olan bir şeyi değer haline getirmek, işte gerçek modernite budur.
Dün akşam mutfakta eski bir kavanoza tavadaki yağı süzürken bir an duraksadım. O an, çocukluğumda köydeki o küçük dereyi hatırladım. Suyun altındaki renkli taşları sayabildiğimiz, avucumuzla eğilip su içtiğimiz o pırıl pırıl günleri. O derenin bugün neden simsiyah aktığını, neden artık içinde tek bir gümüş balığının bile oynaşmadığını o kavanoza bakarken anladım.
Biz o dereleri, mutfak tezgahlarımızın başında, o sıcak yağı lavaboya dökerken öldürdük. Sessizce, "bir kereden bir şey olmaz" diyerek, binlerce "bir kere" ile geleceğimizi zehirledik. O an hissettiğim şey sadece suçluluk değil, derin bir kederdi. Kendi konforumuz için neleri feda ettiğimizi görmek canımı yaktı.
Asıl şaşırtıcı olan ne biliyor musunuz? Bu yasağın bizi "kısıtladığını" veya "özgürlüğümüzü elinden aldığını" düşünenlerin hala var olması. Oysa bu yasak, çocuklarımızın musluğundan akacak suyun tek garantisidir. Su biterse, özgürlük sadece susuzluktan ölme özgürlüğü olur.
Lavaboya dökülen her damla, geleceğin boğazına sıkılan bir kurşundur. Artık o tavadaki yağı boşaltırken bir kez daha düşünün. Sadece bir boruyu değil, bir yaşam döngüsünü, bir canlının nefesini, bir çocuğun içeceği son bardak suyu tıkıyor olabilirsiniz.
Şehrin damarları tıkalı, doğanın kalbi yorgun. Bu yasak belki de bize, kaybettiğimiz o berraklığı geri kazanmak için verilmiş son şanstır. Biriktirin o yağları, kavanozlara hapsedin o kirliliği. Bırakın su, sadece su olarak kalsın.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.