Munzur’un Sessizliği Bozulurken: Gülistan İçin Adalet Vakti mi?
Dört yıllık karanlık, iktidarın içinden gelen bir sesle aydınlanabilir mi?
Dört yıldır bir kentin hafızasına kazınan o korkunç soru işareti, bugün iktidarın en içinden gelen bir sesle yeniden titremeye başladı: Gülistan Doku nerede?
Bu soru, Tunceli’nin sarp dağlarında yankılanıp Munzur’un hırçın sularına gömüleli tam 1600 gün oldu. 1600 gün boyunca bir anne, her sabah "kızımın kemiklerini verin" diye uyandı bu ülkede. Bir ailenin yasını tutabileceği bir mezar taşından bile mahrum bırakılması, bu toprakların en ağır sınavlarından biridir.
Şimdi ise hiç beklenmedik bir yerden, AKP’li eski milletvekili Aydın Ünal’dan gelen o paylaşım, siyasetin ve yargının tozlu raflarında bir şeylerin yerinden oynadığını fısıldıyor. Ünal, "Gülistan Doku dosyasında çok önemli gelişmeler oluyor" diyerek fitili ateşledi. Bu sadece bir bilgi notu değil; bu, bir duvarın çatlama sesidir.
Peki, ne değişti? Dört yıldır susanlar, görmezden gelenler, dosyayı kapatmak için fırsat kollayanlar neden şimdi konuşmaya başladı? Bu sorunun cevabı, Türkiye’nin son yıllardaki adalet mekanizmasının röntgenini çekiyor.
Zaynal Abarakov ismi, bu davanın ortasında kara bir leke gibi duruyordu. Polis bir üvey babanın gölgesinde, eksik bırakılan ifadelerle, incelenmeyen kamera kayıtlarıyla, adeta bir el tarafından itina ile korunan o şüpheli profili... Biz bu filmi daha önce defalarca izledik. Birileri korunurken, birilerinin hayatı Munzur’un soğuk sularında hiçe sayıldı.
Adaletin terazisi bazen o kadar yavaş döner ki, insan o terazinin artık paslandığına, bir daha asla tartmayacağına inanır. Ama dün gece o paylaşımı okuduğumda, içimde bir yerlerde o pasın döküldüğünü hissettim. Aydın Ünal gibi, sistemin iç mekanizmalarını iyi bilen bir ismin bu kadar net bir çıkış yapması, "koruma kalkanının" artık kalktığının işaretidir.
Hani o meşhur "devletin bekası" söylemi var ya, aslında bir genç kızın akıbetini bulamayan devletin bekası da yaralıdır. Gülistan'ın nerede olduğunu bulamayan, faillerini yargı önüne çıkaramayan bir sistem, sokaktaki hiçbir kadına gerçek bir güvenlik vaat edemez. Adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, insanların vicdanında tecelli eder.
Unutamadığım bir an var; Tunceli’de o meşhur köprünün üzerinde Gülistan’ın ablası Aygül ile göz göze geldiğimiz an. Gözlerindeki fer sönmüştü ama öfkesi hâlâ diriydi. Bana dönüp, "Biz sadece ağlayabileceğimiz bir toprak parçası istiyoruz" demişti. Bir insanın evladı için bir mezar dilemek zorunda kalması... Bu cümle, geceleri uykusunu kaçırmalıydı bu davanın savcılarının.
Şimdi o ayıp temizlenir mi? Ünal’ın "gündemi sarsacak" dediği o gelişme, gerçekten adaleti getirir mi yoksa yine bir siyasi manevranın içinde mi boğuluruz? Türkiye’de adalet bazen bir tweetle gelir, bazen binlerce dilekçeyle gelmez. Ama bu kez durum farklı görünüyor; iktidarın "vicdan hattı" olarak bilinen isimlerin bu topa girmesi, yukarıdan bir iradenin "artık yeter" dediğini gösteriyor.
Eğer o gece Gülistan’a ne olduğu tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarsa, bu sadece Doku ailesinin değil, bu ülkede adalete susamış milyonların zaferi olacak. O karanlık baraj sularının dibinde saklanan gerçekler, kimin kimi koruduğu, hangi telefon trafiğinin üzerinin örtüldüğü bir bir dökülmeli.
Çünkü Gülistan, sadece kayıp bir üniversite öğrencisi değil. O, bu ülkenin faili meçhullerle, "arkası sağlam" olanlarla verdiği o büyük imtihanın adıdır. Munzur artık sessiz kalmamalı, o sular çekilmeli ve gerçek tüm çıplaklığıyla meydanda durmalıdır.
Umarım bu kez o "müthiş gelişme" lafı, sadece bir manşet süsü olarak kalmaz. Umarım Bedriye Anne, kızının bir mezarı başında ilk kez huzurla ağlayabilir. Zira bu memlekette adaletin gecikmesi, adaletin yok sayılmasıyla eşdeğerdir. Ve biz, 1600 günlük o büyük gecikmenin artık son bulmasını bekliyoruz.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.